“KENDİNİ TANIMADAN GİDENLER” KİTAP DEĞERLENDİRMESİ

Kahramanmaraş’ın yetiştirdiği değerli Yazar ve Şair Mustafa Okumuş’un “Kendini Tanımadan Gidenler” adlı kitabı, okuyucusuyla buluşalı yaklaşık 1 yıl oldu. Ancak bilmeyenler ve okuma fırsatı olmayanlar için kitap hakkında burada bir değerlendirme yaptık.

Artık gazetemizde her hafta başka bir kitabı heybeden çıkartacağım. Köşemizde, kitapseverler için altını çizdiğimiz satırları paylaşacağım. Tabi kitap nasıl ortaya çıktığını yazarın gözünden değerlendireceğiz. Sonra da yazarımızı tanıtacağız. Şair ve yazarlar kenti Kahramanmaraş’ta bir eksiklik olarak gördüğüm bu paylaşımları umarım okuyucularımız beğenir.

Ben, bir gecede neredeyse okudum kitabı. Kitap için şunu özellikle belirtmek isterim ki bir polisiye romanı okuyormuşum gibi hiç ara vermek istemedim. Yazar Mustafa Okumuş, Kendini Tanımadan Gidenler adlı kitabında, toplumun aksayan yönlerine eğilmiş.Toplumu oluşturan fertlerin değişen dünya görüşlerini, çıkar ilişkilerine boyun eğişlerini irdelemiş.Bencilliğin, artık sistemin bir çarkıhaline geldiğini gözlemleyen yazar, sistemin nasıl insanlığın aleyhine işleyecek şekilde dizayn edildiğini anlatmış.Çağrı yayınlarından çıkan kitapta, 37 denemeyi 151 sayfaya sığdırmış.Yılların birikimini, deneme kanalıyla okuyucuya ulaştırma gayreti içerisine girmiş yazarımız, bu kitabında. Her denemede insanı, kendi iç dünyasını sorgulamaya iten sorular sormuş. Kişinin, önce insan olduğunu hatırlatmış. Ve Allah’ın insana yakıştırdığı sıfatları, insanların ne kadar taşıdığını sorgulamış. Fertler arası ilişkilerdeki esnekliğin, toplumun yapısını oluşturmada ne kadar etkili olduğunu aktaran Yazar Mustafa Okumuş’un, Kendini Tanımadan Gidenler adlı kitabında üzerinde durduğu konulardan biri de günümüzdeki bilgi kirliliği olmuş. Bilgi kirliliğinin cehalete kaynak oluşturduğunu ve bu kirli ortamda çokbilmişlerin türediğini ifade eden yazar, insanların zamanla kendini öğrenmeye nasıl kapattığını anlatmış okurlarına. İnsanlardaki egoyu besleyen ve büyüten beğenilme arzusunun, kişiyi değerlerinden uzaklaştırarak kendine yabancılaştığını, bu nedenle insanların, kendilerini tanımadan aramızdan ayrıldıklarını belirtmek istemiş. Kişinin olmak istediği idol, olması gerektiği ve sahip olduğu kişilik özellikleri arasında bir çatışma halinde olduğunu; bu nedenle arada bir yaşam sürdüğünü kaleme alan Yazarımız Okumuş, zaman ve mekanlardaki farklılıkların kültürel zıtlıklarla çalkalanması sonucu kişinin kendini tanımada ve anlamlandırmada sorunlar yaşadığına işaret etmiş.

Yazarın bu incilerine iki tane de ben eklemek istiyorum: “Kendini tanımayan insan, yarım insandır!”

“Cehalet, düşmanımız olmazsa; dostumuz olur.”

KİTAPTAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR:

Kendini saklayan, kendini aldatmış olur.

İnsanın, olduğu gibi değil de olmadığı gibi görünme çabası, acı bir aldanışın ta kendisi değil midir?

Değerlerimizi, özümüzün potasında kararak, davranışlarımıza yansıtmak ve erdemlerimizi paylaşmak erdemli bir yaşamın gereği değil mi?

Ne var ki o gözler saklamaz gerçekleri, imalı bakışlar ve bıyık altı acı tebessümlerde ifadesini bulur, tüm kişilik olumsuzlukları.

Hiçbir şey hepten iyi ya da kötü değildir. O bizim bakış açımızda belirginleşir.

Mücadele, hayatın tuzu, biberi ve de gelişimin itici gücüdür.

Toplumsallığı pekiştirecek kültürel zihniyet değişimleri, yeni nesillerle olasıdır.

Arkadaş, sizin hoşlanmadığınız kimselerden hoşlanmayan insandır.

Ana ve babalarımız tesadüfle; arkadaşlarımız, seçimle kazanılır.

Yaradan, insanı devinimle dizayn etmiştir. Aksini düşünmek canlılığın doğasına aykırı düşer.

Yaşamın amacı zaman öldürmek değil; zamanı üretime dönüştürmektir.

Sevgisizliği ve acımasızlığı itici, yıkıcı bulur, elerim. Çünkü sevgisizlik bencilliğin güdümündedir.

Mutluluklar, paylaşımın ucunda açan bir sevgi çiçeğidir. Ne mutlu bu çiçeği koklayanlara…

Bana göre yaşamımızdaki sevgi, akıl kadar önemlidir. Hatta sevgiyi, aklın freni olarak değerlendirebiliriz. Çünkü akıl, egonun baskısında bencildir. Oysa sevgi, gönlün kaynağında özveridir. O nedenle aklın hatasını sevgi önleyebilir. İnsan, sevgiyle güzelleşir, arınır; erdemleriyle yücelir.

Toplumsallık, insana verdiğimiz değer ve hizmetle boyutlanır.

Beni, gerçeğe taşımayan önyargılarımdan utanırım.

Kimse varsıllığına güvenmemeli diye geçiyor içimden. İnsan, ölümlüdür. Varsıllıksa vefasızdır.

Hiçbir başarı, hiçbir nesne insandan daha önemli değildir. Bu nedenle insana yapılan hizmet, inancımızca ve etik değerlerimizce kutsanmıştır. Gerçek ve kalıcı zenginlik, erdem yetkinliği, düşünce derinliği ve bilgiyle elde edilir. Hizmete dönüştürülüp; insanın yararına sunulabildiği ölçüde de kalıcılığa ulaşır.

Ataların, boşa gitmiş sözü yoktur.

Bebekler bile yürümeyi düşe kalka öğrenirler. Düşme riski yoksa kalkma ve yürüme başarısı da olamaz.

Değişimlerin önündeki geleneksel kültürün direnişini kırmak pek kolay olmayacaktır. Geleneksel çevrenin kadını, dışarıda çalışsa da ondan anaçsal özveri beklenir. İşten dönen kadın, ne kadar yorgun ve bitkin olursa olsun, onu bekleyen analık, aşçılık ve eşlik görevleri, yakasını bırakmaz.

Her şeyden önce beğeniyi hak edecek sıra dışı bir başarı ya da olgu söz konusu olmalı. Sıradanlığa indirgenen beğeniler, içtenliğe gölge düşürür. Hedefinde, kuşku oluşturur. Salt karşımızdakini mutlu etmek ya da ondan beklentilerimizin önünü açmak amacına dayalıysa beğenimiz, iki yakalı bir aldanışa neden olmaz mı?

İltifat, marifete tabidir.

Kıskançlık duygularının baskısıyla suskun kalan beğeniler, kişinin vicdanı üzerinde yük oluşturmaz mı?

Alkışı, en sessiz şekilde karşılayan; alkışı, hak etmiş demektir.

Ciddiye alınmayan ezber ve emanet bilgiler, eğitimin ne denli yozlaştırıldığının kanıtı değil mi?

Dedikoducular, yalan söylemekte oldukça ustadırlar. Bu konuda bir tiyatro sanatçısına, şapka çıkarttırırlar. Jest, mimik ya da duygusal davranışlarla, adeta karşısındakileri cezbederler. Yerine göre acı çekerler, yerine göre acınmayı öne çıkarırlar. Ağlamayı bile başarırlar, inandırma adına. Bin bir yeminle süren bu çabada, inandırabildikleri ölçüde rahatlarlar.

Birey, gayrın mutluluğu, refahı için ne ölçüde özveride bulunuyorsa; o kadar toplumsaldır ve de toplum barışına o denli katkı sağlar. Bu konudaki söylemlerimiz, eyleme dönüşmedikçe bir işe yaramaz. Söylemlerimiz, eylemlerimizle örtüştüğü sürece toplumsal duyarlılığımız yetkinleşir. Burada da insanın kendini sorgulaması, toplumsallık bilinci kazanması çok önemli bir göstergedir.

Ayrıcalıklar, bir nimetse ki öyledir; sorumluluklar da bir külfettir. Yüce dinimiz, “İbadetlerin en üstünü, insana hizmettir” derken; insanı, insana hizmetle yükümlü kılmıştır. Bu nedenle toplumu oluşturan bireyler, birbirini tamamlamak zorundadır; yoksa toplum büyük yara alır. Gün gelir bu yaraların acılarını hep birlikte duyar ve bedelini, hep birlikte ödemek zorunda kalırız.

İnsan, fiziki varlığının gereksinimlerine çok yatkındır. Egosu, onu yönlendirmede oldukça baskındır. Ne var ki aynı duyarlılığı, ruhuyla ilgili açlıkta gösteremiyor. Bu nedenle vicdanı açlığımızın bilincine varamıyoruz. Bu da bizi yarım insan yapıyor.

Dili; bıçak, kılıç ve balta gibi kullandığımız için iletişim bozukluğu yaşıyoruz. Ya susuyor ya küsüyor ya da kendi kendimizi dışlıyoruz. Konuşurken; dinletmesini ya da dinlemesini bilmiyoruz; kavga ediyoruz. Tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük, özverisizlik basiretimizi bağlıyor. Bu olumsuzluğun kazananı olmaz.

Nefsin eğitimi, sevginin elindedir. Sevgi, Allah’ın insana tanıdığı önemli bir ayrıcalıktır. Akıl kadar da işlevseldir. Hatta aklın önünü aydınlatan bir ışıktır, o.

Günlük hayata genelde dedikodu boyutlu bilgiler damgasını vurur. Bu suretle belleğimizi, ezber ağırlıklı bilgi çöplüğüne dönüştürürüz.

Ezber, bencilliği de besleyen bir olumsuzluktur. Ezberini inada dönüştürenler, değişime, yenilenmeye ve gelişime dirençlidirler. Alışkanlıklarına bağımlı kalırlar. Bu olumsuzluk, bilinçli bir toplum olmaya da geçit vermez. Yenilenme, sürekli bilgilenmeyi gerektirir. Oysa ezber, kendini, toplumu bilgilenmeye kapatır.

En çok da cehalet kirletir, bilgiyi. Bu nedenle ki İslam, cehaleti kendine düşman saymıştır.

Dar kaplı insanlarda en doğru bilgiler bile dilden dile, kulaktan kulağa değişime uğrar. Aslından uzaklaşır, kirlenir.

Bilgi kirliliği yaşayan toplumlar, cehaletten kurtulamazlar.

Tezcanlıyız, hemen parlamada üstümüze yok. Karşımızdakini anlamak, dinlemek yerine hemen suçlamaya geçiyoruz. Konuşarak, anlaşarak sorun çözme kültürümüz yok.

Öğüt vermek kolay, örnek olmak zordur; oysa başarı, zorun ucundadır.

YAZARIN GÖZÜNDEN: KENDİNİ TANIMADAN GİDENLER KİTABI!

Kendini Tanımadan Gidenler kitabım, bir deneme türüdür. Deneme nedir? Deneme; insanın kendini tanımasının bir ömre dağılımıdır. Kendimizi tanımak için bir ömrün her evresinde kendimizi sorgulamak zorundayız. Deneme öğütten nasihatten hoşlanmaz fazla. Ama insanların düşünsel alanını harekete geçirecek seçenekler ve durumlar koyar ortaya. Okur, okuduğu zaman denemenin bir yerinde kendini bulur. Bulduğu zaman; “Ha bu bende de var ya bunu nasıl düzelteceğim” orada kendini sorgular. İnsanın kendini sorgulamaya alması demek. İnsanın, kendi kendini tanımasının da açılışı demektir. Yani her insan kendini sorgulamadan kendini tanıyamaz. Şimdi biz hep kusuru dışarıda ararız değil mi? Bir şey olduğu zaman hep başkasını suçlarız. Bir insan, düşünsel derinliği olan bir insan, önce kendine sormalı: Bu olumsuzlukta benim dahilim ne? Öyle değil mi? Kişi, önce kendini sorgulamalı: “Ha ben şura da şura da hata yaptım; ama bunun şu şu boyutları karşımdakine ait.” Önce kendi hatasını itiraf eden bir adam, kendini sorgulamış, kendini tanıtıma açmış demektir. Kendini tanıyan adamdan zarar gelmez. Bizim toplum çoğu okumadığı için kendini tanımadan gidenler diyorum. İnsan olmanın mutluluğunu hazzını yaşamadan bir insan olarak yaratılmış olmanın ayrıcalığını hissedemeden giden insanlar.

Bir anekdot okumuştum. Orada dört bilgin var. Bu bilginler, mutluluğu bir şekilde gizleyerek buna ulaşılmayı zorlaştıracaklar. Bunlar, ne kadar zor elde edilirse mutluluğun kıymetin bu kadar iyi bilineceği konusunda bir ön yargıya sahipler. Ve sırasıyla söz alırlar. İlk bilgin der ki; “Mutluluğu öyle bir yere koyalım ki kuş uçmaz kervan geçmez bir dağın tepesine saklayalım.” Öbür birisi der ki; “Işığın bile ulaşamadığı bir denizin en derin yere gizleyelim.” Bir başkası der ki; “Kayalıklarla kaplı bir dağda bir mağaraya gizleyelim.” Dördüncü bilgin itiraz eder ve der ki “Yahu bunlar zor şeyler. Bir defa en yüksek dağın zirvesine ulaşmak için uçak lazım. Denizin en derin ulaşılabilmesi için denizaltı lazım. Kayalık bir dağdaki mağaraya yol lazım. Bunlar meşakkatli ve zor işler. Daha baştan mutluluğun arayanların sayısını sıfıraçeker. Hiç kimse bu zorluğa göze alamaz. Gelin mutluluğu insanın kalbine, gönlüne saklayalım. Kişiye en yakın yer orası ki kişi mutluluğu dışarıda arayacağına kendi özünde, kendi içinde arasın. O içinde arayışla o kendi özünü tanısın.” Yani kendini tanısın insan olduğunun bilincine varsın. İnsan muazzam bir yaratık. Niye? Birçok nesnenin yalnız maddesi var. Ama insanın birde mana derinliği var. İki geçeli insan. Tek madde olarak baktığımız zaman insana, dışını ele aldığımız zaman bu insanı tanıma olanağımız kalmaz. Her insan kendi derinliğine indiği zaman ancak kendini tanır. Oda ne ile olacak? Psikolojide içe bakış metodu var. İçe bakacak! Nasıl bakacak içe? Aklını düşüncesini kullanacak. Düşüncesini kullanacak. Akıl ve düşünceyi kullandığımız zaman daha başka bir insan oluruz. Çünkü biz aklımızla düşüncemizle sevgimizle ikinci geçemiz oluşan bir varlığız. O geçeden bihaber yaşarsak; biz, yarım insan oluruz. Sıradan bir nesne, bir ot, bir çöp, bir yılan, bir çıyan. Ne farkımız var onlardan? Kuşlar sabahleyin erken kalkıyor karınlarını doyurmak için. İnsanlardan daha erken kalkıyor, rızkını arıyor. Akşam gelip yuvasına veya bir ağacın dalına geliyor. Kışın daha korunaklı bir yerde kendini koruyor. Ama insan öyle mi? İnsanın bir iş dünyası var bir içselliği var. Duyguları var değil mi? Düşünceleri var, aklı var. Yalnız bu nimetleri kullanırken de insanın kendini rahat tanıyabilmesi için bu nimetler arasındaki ilişkininde farkına varması lazım. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli ayrıcalık, Allah’ın tanıdığı bir imtiyaz akıl! Ama akıl bencil. Egonun emrinde akıl. Akıl bizi hırsız da yapar. Bilgin de yapar. Cani de yapar. Batağa da sürükler. Her türlü kötülük de iyilik de aklın ucunda. Akıl neyin emrinde? Egonun… Aklın bu zararını önlemek için sevgiyi korumak zorundayız. Sevgi akıl kadar insana değer katan bir değer. Yani sevgisiz, mutluluk olmaz. Eğer kişi kendi içinde onu bulsa bile sevgi yoksa; o mutluluğun hazzını alamaz. Sevgi egonun da düşmanı oluyor. Yani egoyu yumuşatan zararını ortadan kaldıran bir değerdir sevgi. Ve bizi insan yapan en önemli değerdir. Sevmeden sevgi isteyemeyiz. Severseniz sevilirsiniz. Sevmeyen itici bir insanı kimse sevmez. Ama yaklaştırıcı insanlar arasında güzel değerleri ayağa kaldıran, onlara işlerlik kazandıran her şey bir sevgidir. Sevgi fedakâr bir değer, karşılık beklemez. Ama akıl bencildir. O egonun güdümünde. Bunun önüne sevgiyi koyduğumuz zaman sevgi aklın freni yerine geçer. Hiçbir zaman aklı kötü yola götürmez.

MUSTAFA OKUMUŞ KİMDİR?

Eğitimci- Yazar Mustafa OKUMUŞ, 1932 Yılında Kahramanmaraş’ın Türkoğlu ilçesi Karalar köyünde (Beyoğlu Beldesi) doğdu. İlköğrenimini kendi köyünde, orta öğrenimini Düziçi Köy Enstitüsünde tamamladı. 1951′ de ilkokul öğretmeni olarak Milli Eğitim’de göreve başladı. 1960’da Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat grubu bölümünü bitirdi. Aynı yıl Kahramanmaraş Lisesine atandı. Bu okulda uzun yıllar öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. Bir ara Kahramanmaraş İmam- Hatip Lisesinde öğretmenliğe devam etti. Buradan Kahramanmaraş Orta Okulu Müdürlüğüne atandı. Emeklilik öncesine kadar bu görevde kaldı. 9. Milli Eğitim Şurası Ön Hazırlık Komisyonlarında görev aldı. 1967 Kahramanmaraş İl Yıllığı hazırlama çalışmalarına katıldı. Vilâyet onayıyla, yeni açılan Kahramanmaraş Ticaret Lisesi geçici kuruculuğunda görevlendirildi. Kadro oluşuncaya değin, ek görev olarak, söz konusu lisenin alt yapısının oluşumuna katkı sağladı. Kahramanmaraş Kültür Sanat Evi (KÜSEV) kurucuları arasında yer aldı. Halen bu derneğin üyesi ve derneğin yayın organı ALKIŞ Dergisi yazarlarındandır. 1981’de kendi isteğiyle emekli oldu. Aynı yıl Kahramanmaraş’tan yılın öğretmeni seçildi. Milli Eğitim Bakanlığı ve çeşitli kuruluşlardan ödülleri var. Şiir, deneme, öykü ve araştırma türlerinde yoğunlaşıyor. Şiirlerinden bir demet, özgeçmişiyle birlikte ilk kez 1992’de İstanbul Edik dergisinde yayınlandı. Abece, Altın Külâh, Alkış, Aykırısanat, Çıtlık, Edebiyat Yaprağı, İmaj, Söylem, Kardelen, Kurtuluş, Turunç, Tarihi Uzunoluk, Madalyalı Tek Şehir Kahramanmaraş ve Yeni Ufuk gibi düşünce, sanat ve edebiyat Dergilerinde yazdı. “Yeni Haber ve Kahramanmaraş’ta Bugün” adlı yerel gazetelerde (Düşüncenin Ufku) köşe yazarlığı yaptı. Adına, 2008’de Beyoğlu Beldesi’nde “Kültür-Turizm Bakanlığı Beyoğlu Mustafa Okumuş Halk Kütüphanesi” açıldı. Bu kütüphanenin açılmasında Belde Başkanı Osman Okumuş’un, binanın restore ve iç donanımına önemli katkıları olmuştur. Mustafa Okumuş Halk Kütüphanesi, altı bilgisayarlı internet salonu ve on bin cildi aşkın kitabıyla beldeye ve çevreye hizmet vermeye devam ediyor.

YAZARIN YAYIMLANMIŞ ESERLERİ

  1. Gönül Bahçesi (Şiir) 1996. Lazer Ofset- Ankara
  2. Beyoğlu Beldesi(Araştır.) 2000 Selçuk Ofset- Kahramanmaraş
  3. Mavi Beklentiler(Deneme)2004. Dolunay Yayınları. Kahramanmaraş
  4. Beyoğlu Beldesi II(Araştır)2006.Sakınmaz Ofset. Kahramanmaraş
  5. Uzaklara Özlem (Şiir) 2007 Yılmaz Ofset. Kahramanmaraş

6- Kendimiz Olabilme Erdemi (Deneme) 2010 Çağrı Yayınları- İstanbul

7- Gâvur Gölü Havzası ( Araştırma) 2011 Kentvizyon Yayınları- Gaziantep

8- Çoban Yıldızı(Öykü) 2014 Çağrı Yayınları- İstanbul

9- Beyoğlu’nun Gülen Yüzü(Araştırma) 2013. (Baskıya hazır.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir