HASAN EJDERHA KİMDİR?

Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız? Hasan Ejderha kimdir?

1962 yılında Kahramanmaraş merkeze bağlı Karadere Beldesinin Harmancık Mahallesi’nde doğdum. İlkokulu Harmancık ilkokulunda bitirdikten sonra, ortaokul için Kahramanmaraş’a tek başıma geldim. Tam burada söylemeliyim ki, ilkokulu bitirdiğim yıl gelip ortaokula yazılamadım. Babam Adana’da işteyken, bir akrabamıza tembih etmiş beni götürüp ortaokula yazdırması için; beni ortaokula yazdıracak akrabamız kayıt tarihlerinin en son gününü seçiyor ve sabah köye işleyen Magirus’a biniyoruz ve köyü çıkmadan akis (aks) kesiyor Magirus; o gün şehre ulaşabilme imkânımız yok ve ben bir yıl sonra ortaokula kaydolabiliyorum. Kahramanmaraş Gazi Ortaokulunda ortaokula başlıyorum. Fabrikada çalışan amcaoğullarının topluca kaldıkları eve ben de geliyorum ve kalabalık odalardan birine ben de bir döşek atıyorum. Ben hariç herkes çalışıyor; gece vardiyasına gidecekler ve uyumaları lazım. Benim ise ışıkları açıp yatağımın üzerinde ders çalışmam lazım. Zira odada döşeğimin kapladığı yer kadar hareket alanım var ve sadece orası bana ait. Zavallı adamlar; benim ders çalışmam söz konusu olunca ağızlarını bile açmazlar, “Çalış dersine çalış; sen okumalısın aslanım. Bak bize rezil oluyoruz fabrikalarda” derlerdi. Daha sonra Kahramanmaraş Ticaret Lisesine başladım. 77–78 Eğitim-Öğretim yılında benim liseye başlamamla olaylar da üniversitelerden liselere kadar inmişti. Lise yıllarım o siyasi kargaşa ve olayların içinde geçti. Malumları olduğu üzere, sonra da Maraş Olayları… Lise yıllarında siyasi olaylar nedeniyle dokuz-on kere tutuklandım. Karakollara alınma ve nezarette yatmaların sayısını bilmiyorum. Ama bütün tutuklanmalarımdan beraat ettim ve hep avukatsız olarak kendimi savundum. Edebiyat okumak en büyük ideallerim arasında olduğu halde İşletme okudum; ama ben inadına edebiyat ile ilgilendim.

Şiirle (öykü) tanışmanız ve yazmanız ne zamandan beri devam ediyor?

Yazmaya ortaokulda başladım. Önce Kahramanmaraş ve çevresinde çıkan mahalli yayınlarda şiir ve hikâye yayınlamaya başladım. Daha sonra: Dolunay, Türk Edebiyatı, Milli Kültür (Kültür Bakanlığı), Gençliğin Sesi (Kültür Bakanlığı) Güneysu, Yeni Hasat, Taşra Kırağı, Gülbang, Genç Adım, Evvelbahar, Ayna, Tomurcuk, Şardağı, Yitik Düşler, Dört Mevsim Maraş, Dergâh, Kırklar, Yağmur ve Türk Dili (TDK) gibi birçok dergide şiir ve hikâyeler yayımlandı. 1993 yılında Ecdat Yayınlarından “Seni Yaşamadan Olmaz” adlı şiir kitabım,  2004 yılında Ümraniye Belediyesi tarafından “Karacelal” hikâyem,  2012 yılında Sage Yayınlarından “Marallar Oymağında Bir Ceylanla Oturup Ağlamak” adlı şiir kitabım,  2013 yılında yine Sage Yayınlarından “Maraş’ın Cezbeli Gülleri” biyografik hikâye kitabım yayımlandı. “Sokakbaşı” hikâyesiyle, Mehmet Akif İnan “Ödenmiş Bedeller Unutulmasın” Mansiyon ödülü, “Kara Celal” Hikâyesiyle Ümraniye Belediyesi 4. Geleneksel Hikâye Mansiyon ödülü aldım. Ayrıca Tarık Buğra Anısına seçilen 40 Hikâyeci ve Murat Soyak’ın hazırladığı Kırk Öykü seçkisinde yer aldım. 2007–2011 yılları arasında Osmaniye Korkut Ata Üniversitesinde çalıştıktan sonra 2011 yılında tekrar Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesine döndüm. Halen Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesinde çalışmaktayım. Türkiye Yazarlar Birliği Üyesi ve bir süre Birliğin Kahramanmaraş Şube Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundum.

Sizi şiir-öykü yazmaya yönlendiren birisi oldu mu?

Eğer benim yaşadığım hayatı, benim şartlarımda yaşarsa bir insan, şiir ve öykü yazmaya yönlendirilmesine gerek olmadığını düşünüyorum. Dikkat edersen “şiir veya öykü” değil, şiir ve öykü dedim; zira ikisini de yazmak durumundaydım.  Çünkü yaşadığım hayat; duygusu, estetiği, imgeleri itibarıyla şiir, sergüzeşti itibarıyla hikâyeye zorlayacaktı. Mecburdum buna. Belki bir kısmı herkesin yaşadığı şeyler; ama düşünün, siz onları küçük yaşınızda ve küçük omzunuzda taşıyarak yaşamışsınız. İnsan çabucak pişiyor ve tabii olarak olgunlaşıveriyor; eğer biraz da okuyorsa, kendisini bir anda sanat edebiyatın ortasında buluveriyor.

Şiirlerinizde ve öykülerinizde genel olarak işlediğiniz konular nelerdir?

Bu genel bir soru ama herhalde sorulmalıdır da… Şiirde aşktan başka ne vardır ki işlensin Mehmet Bey kardeşim? Ne var ki başka aşktan gayrı. “Türkülerle hüznümüz Allah’adır bizim” diyor merhum Fethi Gemuhluoğlu. Her şeye aşk çerçevesinden bakmak; türküleri o çerçeveden, şiiri o çerçeveden görmek insanı böyle bir yola sokuyor ve yazdığın, okuduğun, dokunduğun aşka kesiyor. Kaldı ki başka bir zaviye de yok sanat, edebiyat ve estetiğe bakacak. Sonra hayata da bu zaviyeden bakmaya başlıyorsun ve tabii olarak mısralar, yazdığın metinler de bu zaviyeden çıkıyor. Hikâye için belki de mini bir parantez açabilirim.  Hikâyede işlediğim konular yine yukarıda bahsettiğim zaviyeden olmakla birlikte; bu milletin değerlerine, değer ölçülerine ve medeniyetimize aşk çerçevesinden bakışın şart olduğunu düşünüyorum. Önemli bir çaba harcamamıza gerek yok esasında. Hikâyecinin kendini bilmesi birinci şarttır. Bu kendini bilmek: Ademiyetten, başlayarak bu toprakların, bu topraklarda kurulan medeniyetin ve inandığı dinin temel değerlerine kadar uzanır. Böyle bir donanımdan sonra tek yapılacak iş, kendi değerlerinin ve kendi insanının kurduğu medeniyetin çerçevesinde yaşadığı üst düzey ve mütevazı hayatın zeminin aktarılmasıdır hikâye. Hikâyecinin ıkına sıkıla “iyi bir hikâye yazayım” diye çabaladığı sanatlı ve estetik hayatı yaşıyor insanımız. Ne kadar aktarımın “aynen” olursa o kadar başarılısın demektir.

İyi bir şair-yazar nasıl olmalıdır sizce?

İyi bir şair-yazar olmak için ya da iyi bir şiir yazmak için şunlar, şunlar olmalıdır diye bir kaide yoktur. Mayakovski’yi hatırladım. Şiir Nasıl Yazılır isimli bir eseri var biliyorsunuz. Hani orada der ya Mayakovski: “Bir masa, yazı makinesi, kahve v.s.” Hayır! Şiir için bunlara gerek yoktur. Şiir doğum gibidir. Ne zaman geleceğini bilemezsiniz siz. Belki ayak seslerini duyar ya da hissedersiniz ama o, kendisi gelir ve istediği zaman gelir. Belki şairin beslenmesi, mayalanması, hal-i pür melali ile de bir alakası vardır. Şiir Nasıl Yazılır? adlı kitabında daha ilerilere giderek şiirin nasıl yazıldığını, yazılması gerektiğini anlatmayı dener Mayakovski. Elbette doğru olan çok şey var Mayakovski’nin anlattıklarında ve tekliflerinde. İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde şiir yazmanın genel kuralları üzerinde durur Mayakovski. Toplumsal beklentilerin kavranması, sözcük kullanımı, imge yöntemleri, ritim, şiire hazırlık, şiiri üretme araç gereçleri vb. konularda kuralcılıktan uzak; eğlenceli, neşeli ve doğrudan deneyime dayanan önemli ve ilginç şeyler söyler. Birçoğu hem ilginç hem de doğru. Ancak bu bizde öyle değildir. Denilebilir ki “Sanat evrensel değil mi? Dolayısıyla şiir de evrensel. Nasıl olur da “bizde böyle değil” dersiniz?” Evet, evrensellik konusunda, biz buna cihanşümul diyelim. Evet, sanat cihanşümul;  sadece edebiyat, sanat değil bizim her şeyimiz cihanşümul. Biz sanat, edebiyat ve estetiğe dair bir şey yaparken bunu yapmak için yapmayız; biz ibadet ederiz. Bizde, bizim medeniyetimizde her şey Allah rızası içindir. Dolayısıyla yaptığımız güzel şeyler sanat eseri olarak toplumun orta yerinde durur ve toplum ondan faydalanır. Görüldüğü gibi sanat eserini inşa ederken ibadet eder Allah’ın rızasını kazanmayı umarız ve inşa ettiğimiz sanat eserinden insanlar faydalanıyorsa işte dükkânını açmıştır sanatçı. Allah hepimizi rızasını kazanma yolunda olan ve kazanan sanatçılardan eylesin.

Şairin (yazarın)  toplumdaki görevi nedir?

Şair ve yazar, iştigal ettiği alan itibariyle belli ki farklı bir insan. Öyle bir arızası var yani. Diğer insanlara göre arızalı. Bu arızayı olumlu ya da olumsuz olarak açıklamamıza gerek yoktur. Eğer gerçekten farklıysa bu farkı ortaya çıkacaktır ve bu milletin münevverleri arasında yerini alacaktır. Münevverlerimizin ise toplumdaki görevleri herkesçe malum… Yazar ve şair inanan bir adamsa, ademiyetine-fıtratına uygun yürüyen farklı bir adamsa toplum içinde, münevver olma yoluna girmiş demektir. Bir yola çıkmak, illaki menzile varabilmek manasına gelmez. Yola ihanet mi eder? Yolda giderken menzile varma gayesiyle şehit mi olur? Menziline varır mı orasını önce Allah, sonra kendisinin niyeti ve gayreti belirler.

Şiir ve insan ilişkisi nedir?

“Şiir ve insan ilişkisi”  ne güzel bir soru; şiir-şuur ilişkisi gibi. Şair önce insandır bir kere. Şiiri, şuura ulaştırmıyorsa yazıklar olsun o şaire. Ne manada şuurlandığı da önemli elbette. İşte tam bu noktadan itibaren şiir insan ilişkisi başlar. Zira şiiri şairin kendisidir. Tam olarak her yönüyle insana hitap eder şair-şiir.

Size göre şiir nedir?

Şiir benim hayat tarzım, inanç, estetik, gelenek ve sanat merkezli hayata bakışım, yaşayışımdır adeta. “Vurulup Vurulup Kıvranmaya Tiryakiyim” demişim bir şiirimde. Vurulup vurulup kıvranmaktır şiir. Bizim medeniyetimizde kelamın gücü ve kelama verilen değer malum. Sözün özden söylenmesidir şiir. Söylenenin söylemeden edilememesidir; söylemeden edilemeyen söz söylenince bir daha söylenme arzusudur şiir.

Size göre sanat nedir?

Sanat: söylenmeden edilemeyen, özden söylenen sözün estetiğe bürünerek söylenmesidir şiir açısından. Ne söylendiği değil, nasıl söylendiğinin lezzet derecesidir. Ferdin inşa ettiği bir esere kendisinden, kendi güzelliğinden, âdemiyetinden bir şeylerin bulaşmasıdır sanat.

Sizce şair kime denir?

Şairin, ozanın, aşığın, halk aşığının birçok tarifi yapılmış ve yapılmaya da devam edilmektedir. İçinde katıldığım birçok güzel ifadelerle birlikte, “ne alâka?” dediğim, derken de hayretler içinde kaldığım tanımlar da olmuştur. Şair başka bir şeydir. Söylemeden canı çıkacakmış gibi olmak, söyleyince de canı çıkmış gibi olmak gerektirir şairlik. Çoğu zaman söylediği mısraa şaşıp kalır şair, söyleyince farkına varır içinden çıkan ateşin ve o ateşin söylemeden önce kendisini nasıl yaktığının, niçin yaktığının. Her şiir yazan şair değildir; her kelime diziminin şiir olmadığı gibi. Bazen şairin ömrünce birkaç şiirinden fazla şiiri de olmayabilir. Ama bu durum onun şairliğine helâl getirmez. Şairler arasındaki fark ise; ne söylediği değil nasıl söylediği ile ortaya çıkar. Dünyada söylenmemiş söz var mıdır? İşte şair buradan itibaren şairdir.

Şiirinin hayatı güzelleştirmedeki rolü nedir?

Şiirin hayatı güzelleştirmede rolü, yemeğe konulan biber gibi olmalıdır herhalde. Zira biber acıdır ama yine de yemeğe konulur. Yemeğine biber koyanın aklından zoru mu vardır? Hayır! Yemeğine eklediği tat farkı ile yemeğini güzelleştirir. Şiir kesinlikle tatlı ifadesi ile yan yana gelemez mesela tersinden olarak. Nasıl canımızı acıttığı halde bir ağıtı, acı bir türküyü dinlersek ve bu dinlediğimiz ağıt veya acı türkü, canımızı acıtmasına rağmen hayatımızı güzelleştirirse, şiir de hayatımızı bu mana güzelleştirir. Yemen türküsünde, Celal Oğlan türküsünde,  hayatın güzelliği mi vardır? Hayır, tam tersi bir durum var burada. “Çamlığın başında tüter bir tütün/Acı çekmeyenin yüreği bütün/Ziyamın atını pazara tutun/Gelen geçen Ziya’m ölmüş desinler/At üstünde kuşlar gibi dönen yar/Kendi gidip ahbapları kalan yar” Allah aşkına bu türkünün dayanılacak durumu mu var? Ama bu türkülerin canımızı acıtması bizi inceltir. İdeal insan haline getirir.

Bir toplum nasıl şiir seven, şiir yazan hale gelebilir?

Ne güzel bir soru. Bir kere yazılan şiiri anlamalı toplum şiiri sevmek için. Bu ifade kesinlikle ve kesinlikle toplumun anlayacağı düzeyde şiir yazılmalıdır manasına anlaşılmamalıdır. Ortak zevk anlayışı ve kültürel bir seviye yakalanmalıdır evvela. Önce şairler dikkatle birbirini okumalı, kendi yazdığından başka şiir okumamak yerine. Bu cümle garipsenebilir; ama ne yazık ki bu böyledir. Çoğu şair, dönüp dönüp kendi yazdığı şiiri okumaktadır. Şiir yayınladığı dergide bile, kendi şiirini şöyle bir okuduktan sonra dergiyi kapatıp koymaktadır bir kenara. Bu çok acı bir durum; ama durum da aynen böyledir. Evvelemirde şairlerin yazılan şiirleri okuması şarttır dedik. Bu durum, yani şairlerin yazılan şiirlerden haberdar olması, şiirde tenkid müessesesini de çalıştıracaktır; şu anda olmayan ama hiç olmayan bir müesseseyi. Bu müessese; şair ve şiir diye ortada bulunan gereksiz her şeyi silip atacaktır. Sonrasında ise şiir gerçekten okunan, sevilen, yazılanla iftihar edilen bir hale gelecektir. İşte o zaman bu toplum, hem şiiri sevecek hem de şiir söyler hale gelecektir.

Şiir insanı hangi noktalarda yüceltir? Şair şiirini hangi noktalarda yükseltir yahut yükseltmelidir?

Şair, şiiri ile kendi inanç ve medeniyetine dair değerlerini işliyor, o temeldeki sancılarından doğuyorsa şiiri, hem şair yücelir, hem şiiri; hem de o medeniyetin bir ferdi olan okuyucu yücelir.

Dün büyük şairler yetişirken bugün neden büyük şairler yetiştiremiyoruz? Ne eksik? Neyi kaybettik biz?

Ne güzel bir soru. Ah dünümüzden bugüne gelene kadar neleri kaybettik, ne yitiklerimiz var bunu bir bilebilsek; bu şuura bir varabilsek, dünün şiiri de şairi de günümüzde var olacaktır. Kültür ve irfan meselesi bu bir yönüyle; biz irfanımızı kaybettik. Kültürle münevver yetişmeyeceğini ne zaman anlayacağımızı ise hayli merak etmekteyim doğrusu; böyle bir şey olacak mı onu da bilmiyorum. Bir ramazan bayramıydı: Ailecek bir köy evinin yanından geçerken yüz yaşını hayli aşmış iki ihtiyar gördük evlerinin önünde oturan. Hemen durup yanlarına gittik ellerini öpmek hayır dualarını almak için. Ayaküstü bayramlaştıktan sonra ayrılmak üzere vardığımız dede ve ninenin yanından birkaç saatte zor ayrıldık. Dede ile müthiş bir sohbete başlamıştık ki: Nine, evin bahçesinde açan nergis ve sümbülleri göstererek “şuradan çiçek yolun kızlar” dedi eşim ve kız kardeşlerime hitaben. Dede anında müdahale etti. Karısına dönerek: “Ne o Cennet, saç-baş yolun der gibi!” diye uyarmıştı güngörmüş, yüz yaşının üzerinde olan eşi ninemizi. Oradan ayrıldığımızda: İşte! Demiştim işte şiir bu; şiiriyetlik budur. Çiçek yolun ifadesine dayanamayacak kadar hassas bir incelik… Biz inceliğimizi kaybettik. Bizi incelten, damlama şerbeti gibi yapan değerlerimizden vazgeçtik, kaybettik o değerleri. Her dönemin şairi, şiiri de o dönemin insanı gibidir. Kaç kelimeyle konuşuyoruz ki güzel şiirlerimiz olsun. Bir ülkede çıkan her kitap elli binin üzerinde basmıyorsa, daha kat edecek çok mesafemiz var demektir.

Edebi eser, şiiri teneffüs etmek, edebi dil, estetik açıdan doygunluk vb. kelime grupları sizde hangi hisleri çağrıştırıyor?

“Şiiri teneffüs etmek” ifadesini sevdim. Neye heves eder emek verirsen o doğrultuda önün açılır buyruluyor. Şairlerin, şiir dostlarının bir arada olması, her meseleyi edebi bir dille tartışmaları ve sürekli şiirle, sanat edebiyatla hemhal olmaları, bir arada olan o kişilerin daha güzel eser vermelerine vesile olur. Bir şairin farkında olmadan söylediği güzel ve edebi bir söz, karşısındaki şairde iç yangınlarına sebep olabilir. Başka bir deyimle içindeki bardağı taşıran son damla olabilir. Yüreğinde çağlayan şelalelere sebep olabilir. Dolayısıyla şairlerin, yazarların bir araya çok fazlaca gelmelerinin inşa edecekleri eserleri açısından faydalı olduğuna inanıyorum.

Gerçek anlamıyla beğendiğiniz şair veya şairler oldu mu? Şu şairde kendimi buldum diyebileceğiniz bir isim var mı?

Ben Mehmet Akif, Necip Fazıl okuyarak şiire heves ettim. Hatta geriye dönüp baktığımda; mesela ortaokul ve lisenin ilk yıllarında yazdığımı sandığım şiirlerim Mehmet Akif ve Necip Fazıl’ın kötü birer taklidinden ibaretti. Sonra Sezai Karakoç Üstat medeniyetimizin tek şairidir benim nezdimde. Bahattin ve Abdurrahim Karakoç ağabeylerin dizlerinin dibinde büyüdük diğer taraftan. İsmet ÖZEL ile heyecanlandık ve anarşist tarafımız kabardı. Hülasai kelam birçok şair var beğendiğim ve etkilendiğim.

Büyük şehirlerde büyük şiir yazılır diye bir kaide var mı? Neden ünlü şairler birkaç şehirde yoğunlaşıyor? Bu şehirlerin özelliği veya şiirin, şairin oluşumu açısından önemi nedir? Taşra dedikleri coğrafyanın durumu nedir sizce?

“Büyük şehirlerde büyük şiir yazılır diye bir kaide var mı?” sorusuna elbette ki cevabım hayır! Hem de kocaman bir hayır! Hatta tam tersi bir durum var bence. Anadolu’dan İstanbul’a giden şairler, Anadolu’dan bitirdikleri çeki kullanırlar ve çekleri bitince tekrar eder dururlar. Hatta çoğu zaman ellerindeki çekin koçanı ile bile öğündükleri olur. Büyük şehirden büyük şiir ve şair çıkmıyor; fakat şairler büyük şehri, sanat edebiyat alanlarının daha geniş olması dolaysıyla orada yaşamayı tercih ediyorlar; oradaki imkânlar mecbur bırakıyor da denilebilir.

Şiir ile müzik arasında doğrudan bir ilgi var mıdır? Sizin müzikle aranız nasıldır?  Hangi tür müziği seviyorsunuz?

Şiir ile musiki arasında elbette doğrudan bir ilgi var. Şiirin kendi iç musikisi olmadan şiir kupkuru cümlelerin, belki biraz ilginç cümlelerin sıralanması gibi olur. Şair bir nevi ses avcısı değil midir? İşte o ses musikidir. Ben türkü severim. Türkü dinlerken kendime göre kurgular kurar canımı acıtırım. Mesela Yemen Türküsünü dinlerken; “Açın çantasını nesi var? Bir çift potiniyle bir de fesi var” bölümünü dinlerken: Önüme bir çanta gelmiştir. O çanta, yemendeki babamın, kardeşimin, oğlumun çantasıymış ta ben az sonra onun eşyalarını görecekmişim gibi olurum ve bu dozda canım acır. Bu şekilde canımı acıtmayı ise çok seviyorum. Belki de bizi var eden acı budur kim bilir.

Ömrünüzün bu noktasından sonraki hedefleriniz nelerdir? Nereye ve nelere ulaşmayı düşünüyorsunuz? Okuyucularımıza özellikle söylemek istediğiniz bir husus var mı?

Bir hedefe ulaşmak için şiir ve hikâye yazmadım. Kitaplarım yayınlanıyor belli aralıklarla ve bu durum okuyucuya ulaşma açısından beni mutlu ediyor o kadar. Elbette insan söylediklerinin muhatabına ulaşmasını ister. Eğer bu durumu bir hedef olarak değerlendirecek olursak, yine bu manada hedefime ulaştığım söylenebilir.

Eserleri: Seni Yaşamadan Olmaz (şiir-1994), Maraş’ın Cezbeli Gülleri (Biyografik hikâyeler-2012), Marallar Oymağında Bir Ceylanla Oturup Ağlamak (şiir-2012), Kayıktepe Operasyonu (roman-2014)

AĞLARIM

“TÜRKÜ Dostlarına”

Ömrümü çekip de yara salayım

Acep yardan selam var mı alayım

Ben her gün ağlayan yalnız balayım

Yaz gönlüm kış olmuş yanar ağlarım.

 

Ahımı duyup da çekilir kuşlar

Çiçekler de bana ağlar olmuşlar

Bulutlar gözüme selam salmışlar

Özümdedir yaram kanar ağlarım.

 

İflahım dağların yüce başında

Türküler söylerim, katık aşıma

Cümle dertler tüner garip başıma

Yükümü çeşip de konar ağlarım.

 

Yazın sıcağı kış, kışı ölümdür

Solan bir gül varsa benim gülümdür

Sazda kırık teller benim telimdir

Ağustos da üşür donar ağlarım.

 

Kardeşlerim ölmüş yerlerde yatar

Güvenemem ele putlara tapar

İyilik der kendi, kötülük yapar

Gönlümde buğuzla, kınar ağlarım.

 

BOYACI VIZZIT ALİ

Gene yapacağını yapmış, Maraş Ulu Camii’nden cenaze çıkarken “vıızzıt!” diye bağırmıştı Boyacı Vızzıt Ali.

Bu defa sert kayaya çarpmıştı sanki. Cenaze sahiplerinden, ölen adamın oğlu üstüne yürümüştü Boyacı Vızzıt Ali’nin. Tabut belediyenin cenaze arabasına konulmuştu ama cenaze alayı da karışmıştı Boyacı Vızzıt Ali’nin cenazenin arkasından “Vıızzıt!” diye bağırmasıyla. Cenaze alayındaki ihtiyarlar ve diğer cenaze yakınları, Boyacı Vızzıt Ali’nin üstüne yürüyen adamı tutmuşlar, sakinleştirmeye çalışıyorlardı.

“Etme yeğen! Sen deli ile deli mi oluyorsun?”

Bir diğeri:

“Bilmez misin? Bu manyak yıllardır yapar aynı şeyi; ilişme sen ona.”

Bir başkası:

“Yahu Allah’ın garbi Deli Vızzıt Ali işte! Onu ciddiye mi alıyorsun? Hadi aslanım; babanın cenazesini bekletmeyelim?”

Cenaze alayı yürümüştü ama bu defa ölen merhumun oğlu çok içerlemişti babasının cenazesinin arkasından “Vıızzıt” denilmesine.

“Görürsün sen Boyacı Vızzıt Ali. Senin cenazeni bekleyeceğim Allah’ın manyağı, senin cenazeni… Eğer senin arkana kalırsam Vızzıt Ali; senin cenazen tam Ulu Camiin kapısından çıkarken arkandan “vıızzıt” diye bağıracağım. Bunu yapacağım; yapmazsam aha şu tabuttaki babamın hakkı bana haram olsun” diye yemin etmişti.

Aslında Boyacı Vızzıt Ali kötü bir adam değildi. Maraş Ulu Camiin bahçe duvarının dibinde, diğer lüks boyacılardan hemen uzakta bir yerde ayakkabı boyayan, kendi halinde bir garipti.

Boya sandıkları ihtişamlı, kendileri şık elbiseli boyacılar aslında o çevreye pek boyacı yanaştırmazlardı ama Boyacı Vızzıt Ali onların gözünde gariban bir deli olduğu için, biraz uzaklarında ekmeğini kazanmasına müsaade etmişlerdi. Hatta bazen bilmeden kendilerine gelen ayakkabısı kötü ve kendilerinin talep edeceği boya parasını veremeyeceğini düşündükleri müşterileri bile Boyacı Vızzıt Ali’ye gönderirler; bir de arkasından “yazık, garip ekmek yesin, ara sıra müşteri gönderelim de” diye kendilerince iyilik bile etmiş olurlardı.

Aslına bakılırsa Boyacı Vızzıt Ali gerçekten deliydi. Akşama kadar çevresinde ya kendisiyle ya da ayakkabısını boyadığı müşterisi ile uğraşan adamlar eksik olmaz, çoğu zaman da Boyacı Vızzıt Ali’nin bulunduğu yerdeki kalabalığın niye biriktiğini merak edip gelenlerle kalabalık arttıkça artardı. Yani Boyacı Vızzıt Ali’nin boya sandığının bulunduğu yerde film oynuyormuş gibi bir görüntü akşama kadar eksik olmazdı.

Boyacı Vızzıt Ali çok eğreti bir şekilde yapılmış, gerçekten çok kötü görünen boya sandığının arkasında bir minderin üzerinde otururdu. İlk müşteri ile ayrı bir torbada taşıdığı fırçaları, boyaları, cila kutusunu ve ayakkabı boyarken kullandığı bez parçalarını işi bittikten sonra nereye attıysa orada bırakırdı. İkinci bir müşteri geldiğinde ise neyi nereye attığını unutur, bir boyayı, bir cilayı arardı etrafında; aradığını bulunca da “hah, buraya saklanmış kerata” diyerek müşteriyi güldürürdü.

Üzerindeki dirsekleri tiftik tiftik yırtılmış ceketi ile ceketinin altına giydiği kazak anlaşılmaz bir şekilde ayakkabı boyasına bulanmıştı. Dizlerindeki ayrı renkteki yaması bile tiftiklenmiş pantolonu ise ceketi ve kazağından daha çok boya bulaşığıydı. Elbisesi boyanmaktan brandaya kesmişti adeta. Bir önemli şey daha vardı ki; yazın ağustos sıcağının bağrında da zemheride de aynı kıyafetle olurdu Boyacı Vızzıt Ali. O kimsenin dışarı bile çıkmadığı Zemheri ayazlarında bile aynı yere boya sandığını koyarak beklerdi aynı elbisesiyle. Ara sıra da lüks boyacıların gelmedikleri boş yerlerine bakarak “vıızzıt size. Dondunuz mu hanım evlatları? Lan madem hanım evladısınız, niye ayakkabı boyarsınız? Diğer zamanlarda da durun hanım ananızın eteğinde!” diye, boyacıların daha önce bulundukları yerdeki boşluğa laf atardı.

Boyacı Vızzıt Ali’nin laf atmaları gelmeyen boyacılara laf atmakla kalmazdı elbette. Bazen oradan geçen tanıdığı zenginleri görünce ayağa kalkar “Ölüm de vaarrr! Vıızzıt Ahmet Efendi! Mehmet Efendi!” diye, oradan geçen zenginin adı ne ise adıyla çağırır, çarşıya malamat ederdi adeta.

Bazen de oradan geçen çarşaflı bir hanıma hitaben: “O çocuk babasının bütün parasını yiyecek pavyonda. Oğluna dikkat et ana. Biraz sadaka ver fakir fukaraya da oğlunun ıslahı için dua et!” der ve bağırırdı arkasından: “Mal bitmez sanmayın, biteerrrrr! Bereketi kalkarsa biteeeerrrr!” diye.

Boyacı Vızzıt Ali’nin arkasından bağırdığı kadın, sıkı sıkıya çarşafla örtünmüş olduğu halde, bu Deli Vızzıt’ın kendisini nasıl tanıdığına hayret ederken, söylediklerinin de yabana atılır şeyler olmadığını düşünerek yoluna devam ederdi.

Yine bir defasında oradan geçen köylü delikanlısının arkasından bağırmıştı Boyacı Vızzıt Ali:

“Hey! Yeğen dolaşma buralarda. Köyüne git de davarını güt. Sinemaya gideceksin de ne olacak?” demişti de, arkasından bağırdığı köylü delikanlı: “Ulen bu adam nereden bildi şimdi fabrikada çalışan teyze oğlu Osman ile sinemaya gitmek için bu gün şeerde galdığımı?” Sonra da gitmeye niyetlendiği filmi düşünüp, tepeden tırnağa kızarmıştı.

Bir gün ise gerçekten başına iş açmasına ramak kalıyor Boyacı Vızzıt Ali’nin. Zamanın valisi önde, müftü efendi arkada Ulu Cami’e Cuma kılmak için girerlerken Boyacı Vızzıt Ali arkalarından bağırır.

“Burada yemek mi yeniliyor sandınız müftü efendi? Vali efendiyi al da ziyafet verilen bir yere götür. Yok mu Kerhan’da Gandılda’da ziyafet verilen bir bağ evi?”

Zabıtalar, polisler başına üşüşürler Boyacı Vızzıt Ali’nin. Gene vali acır bizim garibe de “bırakın!” der ve bırakırlar bizimkini. Fakat Cuma namazı süresince; her zamanki namaz kıldığı yeri bildiklerinden, vali de müftü de dönüp dönüp Boyacı Vızzıt Ali’ye bakmadan edemezler.

Boyacı Vızzıt Ali, öğle namazı ve ikindiyi Ulu Camiinde, Akşamı ise Saraçhane Camiinde kılarken; müezzin mahfilinin en sonunda bir yerlerde, halı kirlenmesin diye yanında getirdiği incecik muşambayı gerip de üzerine diz çöktüğünde görenler bakmadan edemezlerdi. O anda, o anda başka, bambaşka bir Boyacı Vızzıt Ali olurdu. Ya da Boyacı Vızzıt Ali gider de aynı vücudun içine bir başka kişi girmiş olurdu. Görenin, bakınca iliklerine kadar hissedeceği bir hûşuyu içinde olurdu. Nasıl bir âleme girmişse, o âleme dair bir huşu, bulunduğu yerden etrafına yayılırdı ve bunu cemaatten herkes hissederdi. Hatta bazı zamanlar cemaat kendi aralarından bu durumu konuşurlardı bile.

“Bu nasıl bir iş gardaşım? Caddenin kenarındaki boya sandığının başında ve cenaze namazında tam bir deli; camide böyle bir hâl…”  derlerdi.

Şehr-i Maraş’ta çevre köylerde ne kadar deli varsa Boyacı Vızzıt Ali’nin yanına gelip giderlerdi. Günde ya bir ya iki deli gelirdi yanına. İşte o zaman ziyafet sofrası hemen boya sandığının yanına kuruluverirdi. Kaç kişi varsa sofranın başında, birer tane somun ekmek, helva ve soyarken ellerinden boya bulaştırdığı portakal. Onların iştahla yemeklerini yerkenki hallerini izlemeden gitmezdi oradan geçenler. Çünkü yemek mi yiyorlar, kavga mı ediyorlar belli olmazdı. “Benim ekmeğimi aldın. O benim portakalım. Ekmeğine sen çok helva koyuyorsun!” gibi ağız dalaşları ile yerlerdi yemeklerini. Yanına gelen deli giderken de, cebine para koymadan göndermezdi Boyacı Vızzıt Ali.

Emr-i Hak vasıl oluyor ve bir gün Boyacı Vızzıt Ali ölüyor.

Yıllar önce babasının cenazesinin arkasından “vıızzıt” diyen Boyacı Vızzıt Ali’nin cenazesine koşuyor babasının arkasından “vıızzıt” denilen ve Boyacı Vızzıt Ali ölünce “vıızzıt” demeye yemin etmiş olan oğul.

Fakat cenazenin arkasından “vıızzıt” demek için koşmamaktadır adam.

O gece rüyasında Boyacı Vızzıt Ali’yi görür. Boyacı Vızzıt Ali ölmüştür ve Ulu Camiinden cenazesi kalkmaktadır. Sevinçle Ulu camie gelir. Babasının cenazesinde Boyacı Vızzıt Ali’nin yaptığının intikamını alacaktır. Boyacı Vızzıt Ali’nin tabutu tam Ulu Camiin kapısından çıkarken arkasından “vıızzıt! Boyacı Vızzıt Ali, vıızzıt!” diye bağırır.

Boyacı Vızzıt Ali, yiter açar tabutun kapağını ve tabutun içinde doğrulur.

“Bu dünyadan bomboş gidiyorsam bana da vıızzıt!” der ve yeniden uzanır tabutun içine.

BABA BUGÜN DAĞLAR YEŞİLE BOYANDI

“Ala dağın armudu

Anan baban var mıydı?

Anam Babam olsaydı

Beni burada kor muydu?”

Bu türkü, babamın türküsü… Baba dendi mi: Hasretle baba yolu beklemek. İş,.. Kurşuni bir gökyüzü… Babamın beyaz iş şalvarının yırtığından görünen dizi gözlerimin önüne gelir. Yüzünün görüntüsü ise daha daha yakıcı: Gözleri taa uzaklarda. Bana bakarken bile uzaklardaymış gibi gelirdi hep. En önemli görüntü ise: Yüzünü, dağlar ile gökyüzünün birleştiği çizgiye çevirmiş ve gözlerini buğulu bir şekilde bir noktaya dikmiş, kimsenin, belki kendisinin bile nereye baktığını bilmediği bir şekilde uzaklara taa uzaklara bakışıydı. Dövenin üzerinde dönerken, dövenin sürtünmesi ile ekin saplarından çıkan feryadımsı hışırtıları karışırdı türkü söyleyen sesine. (Ağustos ayında demeyi ne kadar isterdim.) Ama ne yazık ki Eylül ayıydı. Ne yazık ki diyorum, zaten babamın acı türküleri de harmanımızın Eylül ayına kalmasından dolayı değil miydi? Yine ne yazık ki Eylül’de garbi yeli çıktı mı, Ağustos da tam sürülmeye müsait olan ekin, Eylül ayı ile kayış gibi olur, Ağustos da iki günde buğday ile saman ayrılırken, garbi yeli bir hafta, hatta on beş gün sürdürürdü.

Ağustos tam harman zamanı, herkes harmanını çıkarırdı. tadını çıkara çıkara, hazzını çıkara çıkara. Bize ise, herkesin her şeyin hazzını çıkarması, çıkaracak haz kalmaması ile bir yalnızlık kalıyordu. Sehile (köye) göçülmesi demek, öküzlerin boşa çıkması, bir yakınımızın bize acıyarak öküzlerini emanet vermesi demekti.

Bütün harmanlar çıkar. Öküzler boşa çıkar, garbi yeli çıkar, babamın da beklemekten canı çıkar. İşte yaylada harmanlar çıkarılıp, biz hariç herkes sehile göçmüştür. Babam dövenin üstüne çıkar, türküsünü söyler. benim hala canım çıkar.

“Ala dağın armudu

Anan baban var mıydı

Anam babam olsaydı

Beni burda kor muydu”

Babamı, anasının-babasının olmaması mı, kaderi mi orada koymuştu hala bilemiyorum. Radyomuz çalardı haymada. Türkü çalardı radyoda. Babam en çok Neşet’i severdi. Neşet derdi babam. Neşet… Sonra “Kırmızı Gül”ü çok severdi, tepeden tırnağa hüzün kesilirdi “Kırmızı Gül”ü dinlerken.

Radyo bazen “Şimdi şarkılar programına başlıyoruz” derdi. Şarkıyı sevmezdi babam. “Oğlum radyoyu kapa” ya da “bir türkü ara” derdi. Türkü arardım. Bulamazsam radyoyu kapatırdım. Hemen arkasından, “Humakuşunu” söylemeye başlardı babam.

“Yavri yavri huma kuşu yükseklerden seslenir.”

Türkünün “Ben ağlim ki belki deli gönül uslanır” sözlerini tekrar tekrar söylerdi babam.

O zamandan sevmiştim. “Humakuşu” türküsünü.

En çok Gümüş Pınar’ın suyunu severdi babam.

Yol üzerindeki üç tane pınarı atlayıp Gümüş Pınarı’na suya gönderirdi beni. Çok severdi işte, nedense Gümüş Pınarının suyunu. “Ak Pınar’ın suyu” gibi herhalde. Suya gidip-gelirken böğürtlen toplayıp, babama da getirirdim. Babam eline bir böğürtlen alır, bir süre bakar, dudağının sağ tarafından belli belirsiz bir tebessümle ile gözlerini yine her zaman olduğu gibi, dudağındaki tebessüm kaybolmadan uzaklara çevirir, “Peygamber Efendimiz çok severmiş böğürtleni, “Bismillahirrahmanirrahim” der, ağzına götürürdü. Bir besmele, bir böğürtlen, bir besmele, bir böğürtlen… O’nu ben de taklit ederdim böğürtlen yerken. Bir besmele ve bir böğürtlen…

Namazdan sonra tesbih çekişine benzetirdim, babamın böğürtlen yemesini. Ne zaman tesbihatta olsa böğürtlen yemesi, ne zaman böğürtlen yese tesbihata oturmuş hali gelirdi gözlerimin önüne.

Radyoda “sabah türküleri”ni çok severdi babam. Hep “akşam türküleri” derdim ben; babam düzeltirdi “sabah türküleri” olarak. Babamın radyoda en hoşlanmadığı şey “spor”du. Ben ise “tıtdıdıdıt dıtdıdıdıt ” gibi bir müziğin sonunda “por” demesinden hoşlanırdım. Babam ondan hoşlandığımı bildiği için, o müziğin başlangıcından “por” demesine kadar bekler, sonra radyoyu kapatır veya istasyon değiştirirdi.

Radyodaki “Por”un “spor” olduğunu yıllar sonra anlayacaktım. Babamın hep “Ala dağın armudu/Anan baban var mıydı” türküsünü niye söylediğini anlayacağım gibi.

Çoban Durmuş edeyi, (ağabey) ben hiç sevmezdim. Davarını az öteye sürüp harmanın kenarına gelir, değneğini dizlerinin üzerine koyar, üzerine abanarak oraya çömelirdi. “Şom ağızlı” derdi babam gidince ona. Durmadan konuşurdu ve babamın hep canını sıkan şeyler söylediğini babamın yüzünün asılmasından anlardım. Durmuş ede gidince babamın yüzü aydınlanır, benimle konuşur, şakalaşır, türkü söyler, eski neşesi, hüzünlü ve buruk neşesi yerine gelirdi.

“Sen bu harmanı on beş günde çıkaramazsın Fazlı” derdi. Durmuş ede. Babamın hep korkulu rüyası olan bulutları göstererek: “Bak yağmur geliyor, belki de harmanda kalır, senin bu sap” derdi. Babamsa yüzünü buruşturarak: “Allah kerim Durmuş ede” diye cevap verirdi. Durmuş ede can sıkmaya devam ederdi. “Öküzün yok niye ekersin bire gardaşım? Burdan emeğin çıkmaz senin, nasılsa çıkardığın daneyi geri saçacaksın tarlaya, saman için mi çalışırsın?” Babam artık çileden çıkmış olurdu. “Saman nimet değil mi Durmuş? Ona da şükür; ineğimize yem gerek değil mi?” derdi sert bir şekilde. Durmuş ede bu sertliği azarlanmak sayar hızla kalkar giderdi.

Ben hep bir daha gelmeyeceğini düşünürdüm Durmuş edenin. Ama o ertesi gün aynı saatte yine gelirdi.

Yaylada bir çocukla yapayalnız olan babam onsuz, davarlarla yalnız gezmekten usanan Durmuş ede de babama uğramadan edemezdi.

İleriki yıllarda tarlayı bir akrabaya yarıya verip Adana’ya sakalık işine gitmeye başlamıştı babam.

İşte o zaman türkü söylemek bana düşmüştü.

Benim türkümse baba üstüne olacaktı. Babamın söylediği “Anan baban var mıydı” türküsü mü acıydı benimki mi bilmiyorum ama benim söylediğim türkü beni çok acıtacaktı.

“Baba Bugün Dağlar Yeşil Boyandı”

Hiç dağların yeşil boyandığını göremez olmuştu babam.

Gri bir Mart ayında köyden gidip, koyu gri bir Kasım ayında köye gelmeye başlamıştı da dağların yeşile boyandığı zamanları çok sevdiği halde göremez olmuştu.

O yıllarda senenin Kasım ayında “Maltepe” içerdi babam.

Senenin Kasım ayına mahsustu “Maltepe” içmesi. Çünkü Kasım ayı başında sakalıktan gelir; gelirken bir karton “Maltepe” bir karton “Bafra” iki karton “Birinci” sigarası ile birlikte üç kilo da “İnhisar Tütünü” alırdı.

Tütünün üzerinde “Ege ve Marmara tütünlerinden itina ile hazırlanmıştır. Tok içimli bir tütün” yazar mıydı yazmaz mıydı bilmiyorum ama böyle bir yazı olacaktı herhalde tütün paketinin üzerinde; tam olarak hatırlayamasam da. Ama hatırladığım, hatta hiç unutmadığım: Babam Kasım ayında “Maltepe” Aralık ayında “Bafra” Ocak ayında iki kilo “Birinci” içer; Şubat-Mart ayında ise “İnhisar Tütünü” sarardı uzun kış günlerinde arkadaşlarıyla oturup laflarken.

Sanki tam ayarlanmış gibi; yeniden işe, sakalık işine giderken kalan tütünü tabakasına basar giderdi de, gizli gizli içmem için çok umduğum halde bana hiç tütün kalmazdı.

Ama bana yıllar sonra “Babamın sigara paketini altından delip/Sigara yürüttüğüm günden beri yüklendim/Taşıyamayacağım kadar ağır dertleri” mısralarını o zamanki hatıralarım söyletecekti.

Babamın sigaraları, o yıllarda ne olduklarını benim bilmediğim, ancak babamın çok değer verdiğini bildiğim sarı kâğıtların; musaf gibi sakladığımız büyük babamın Kurtuluş Savaşı’ndan kalma kılıcı ve kamasının bulunduğu; içi kâğıt kaplı askerlik bavulunda saklanırdı Anam tarafından. Ben o bavulu iki kaşığı kilitli olan yerlere sokup kanırtarak açmanın usulünü bulmuştum. Her defasında açar ve hiç açılmamış gibi kapardım. Çünkü bavulun kilidi açılmadan kilidin içine giren üst kapaktaki bölümün minik çivileri çıkar ve çivileri çıktığı deliğe getirip, üzerine birer yumruk vurdum mu hiç açılmamış gibi kapanırdı. Bavulu açmamın sebebi ise: “Babamın sigara paketini altından delip” mısralarında olduğu gibi, önce jelatini dikkatle kıvrımlarını bozmadan açar, sonra aynı şekilde paketi açıp, her paketten bir sigara alarak gizlice içerdim.

“Maltepe”yi babam izah edilemeyecek şekilde bir başka eda ile içerdi. Bafra, Birinci ve Tütünden çok çok ayrı bir içişti bu. Maltepe içerken o zaman olduğu gibi hâlâ babam gibi içmeye özendiğimi hissederim. Eminim ki eğer parası yetseydi o yıllarda, Kasım ayında olduğu gibi diğer aylarda da Maltepe içerdi babam.

Bir süre sonra ani bir kararla sigarayı bırakmıştı babam.

Şimdi hala sigara içiyor olsaydı yine eminim ki hâlâ “Maltepe” içiyor olurdu. Çocukken “Maltepe”yi ne kadar yakıştırırdım babama. “Babam pamuklu sigara içiyor” der. İçin için bir hoşluk duyardım.

Ben hâlâ, beyaz iş şalvarının yırtığından görünen dizini, O iş şalvarının temsil ettiği fakirleri ve fakirliği… İçinde “baba” geçen bir türkü duydum mu Babamın: Ala dağın armudu/Anan baban var mıydı/Anam babam olsaydı/Beni burada kor muydu. Türküsünü söylerkenki yüz ifadesini hatırlıyorum.

Yüzünü hatırlayınca da türküleri hatırlıyorum. Babam türküleri, türküler de babamı hatırlatıyor bana. Türküler hala var ve hep olacak… Dağlar ise yılda bir yeşile boyanacak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir