İNCİ OKUMUŞ KİMDİR?

Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız? İnci Okumuş kimdir?

Bu sual, bana her ne vakit sorulsa en zor soru olarak gelir. Zira hangimiz tam olarak kendimizi tanımaya muktediriz ki? Lakin sorunuzu sergüzeşt-i hayatımızın bazı bölümlerinden bahisle cevaplandırmaya çalışayım.

1971 yılında, Şiirin Başkenti Kahramanmaraş’ta doğmuşum. İlk mektebim; Muallim Hayrullah Efendi İlkokul’uydu. Ortaokulu ise Gazi Ortaokulu’nda tamamladım. Bir öğrencinin hayatındaki en güzel yıllarından biri olan lise hayatımı ise, bugün “Kara Lise” olarak anılan, adeta ‘bir yediveren gibi birçok güzel adam yetiştirmiş olan Kahramanmaraş Lisesi’nde tamamladım. Fen Bölümü alanından mezun olduğum için ilk yıllarda Ziraat Fakültesi ile yönlenen lisans hayatıma bir tercihle ara vererek kendimi kalemime adadım. Çok sonraları Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni, doktora derecesiyle tamamladım. Hâlen; bir yanda kendi alanımdaki doktora çalışmalarını sürdürmekteyim.

Diğer yanda maişet gereği olarak İnşaat mühendisi olan eşim Sıtkı Okumuş’la birlikte kurucusu olduğumuz özel sektördeki firmamızda iş hayatına devam etmekteyim. Rabbimin iki güzel armağanı ve emanetleri olarak gördüğüm; şu an üniversitede okuyan Oğuzalp adında bir oğlum ve üniversite öğrenci adayı olan Aybike adlı kızımın annesi olma saadetindeyim.

Şiirlerim; Dolunay, Gençliğin Sesi, Seviye, Milli Kültür, Yeni Ufuk, Güneysu, Külliye, Tebessüm, Genç Kardelen, Harman ve Esma ‘ül Hüsna vb kültür, sanat ve edebiyat dergilerinde yayımlanmıştır. Türkiye geneli düzenlenen Geleneksel Dolunay Şiir Şöleni etkinliklerinde aktif olarak tertip heyetinde yer aldım. Ulusal ve yerel bazı gazetelerde köşe yazarlığı yaptım. Bir süre T.R.T GAP Radyosu’nda edebiyat programına metinler hazırladım. Şiirlerimi; seçici olduğum bazı kültür ve edebiyat dergilerinde ve özellikle hassasiyet gösterdiğim Esma’ül Hüsna Dergisi’nde neşretmeye devam etmekteyim. Şiir alanında iki eserim bulunuyor: İlki, 1999 yılında  “Düğün Gönle Kurulur” adıyla Dolunay yayınlarından, diğer bir eser ise; 2013 yılında “Aşkın Elif Hâli” adlı eser Kumrum yayınlarından neşrolundu.

Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Yönetim Kurulu ve Türkiye Yazarlar Birliği üyeliklerimin yanısıra Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği KAGİK adlı kurulun icra komitesinde Başkan Yardımcısı olarak da sosyal sorumluluk alanındaki görevlerimi de sürdürmekteyim. Yazı hayatında; gerek makale gerekse şiir dalında 1990 yılından bu zamana dek layık görüldüğüm naçizane ödüller de hayatımın bu akışlarındaki yerlerini, edebî alandaki güzel hatıralar olarak almıştır.

Yazarlık-şairlik serüveniniz nasıl başladı? Sizi yazarlığa teşvik eden-edenler oldu mu?

Desem ki, yazma aşkını; tıpkı hayatımı idame ettirirken şartsız lazım olan bir ekmek yahut bir su gibi ihtiyacımda buldum… Sözlerimi abartmış olmam. Zira yazmak istiyordum, öyle bir iştiyakla yazmak ki… Ruhuma değen, önüme çıkan, etkisinde kaldığım her şeyi yazmak lüzumunu yaşıyordum. Yazdıklarım çoğu zaman şiire dönüyordu. Bu bir iç ses akışıydı. Özellikle aradığım, özellikle şiir olsun dediğim bir hâl değildi. Düz yazı başlasa, şiirimsi bitiyordu… Zannediyorum ki; daha ana sınıfı çağlarından itibaren, rahmetli babamın bana ezberlettiği, hatta zaman zaman kendi sesinden dinlediğim; kimi Necip Fazıl’dan kimi Yunus Emre’den kimi Ahmet Haşim’den olan o muhteşem şiirlerin seslenişlerinin ruhumda oldukça büyük etkisi vardı. Geriye dönüp baktığımda hep şunu gördüm: Bu etki içinde arayışlarım bugünlere dek sürüp gelivermiş…

Bendenizin şiirle olan ahvaliyle, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul aşkını birbirine benzetmişimdir nedense. Hani Sultan’a, “Niçin İstanbul’u fethettiniz?” diye sorulunca, Sultan hiç düşünmeden: “Önce o benim gönlümü fethettiği için” diye cevaplar ya. Şiir de, önce benim gönlümü fethetti. Ve şunu her daim söyler oldum: Şiir sevdası, daha elest bezminden ruhumuza üflenmiş… Sadece, şiirle vuslata erme zamanımız, bizim madene ulaşabilme azmimizle nasibe dönüşmüş…

Bir yazarın-şairin dikkat etmesi gereken kurallar nelerdir?

Bu sualin cevabına pek çok yoldan varılabilir… Toplumsal kurallar dediğimizde karşımıza çıkacak hassasiyetlerle, kalem ehli olarak dikkat etmesi gereken hassasiyetler özde birbirlerine bağlı olsalar da tatbik olarak kendi nizamnamelerine bağlıdırlar elbette… Hele bir de işin en önemli boyutu var ki; hemen hepsinin de üzerinde olan, işte ona dikkat etmeyi daha mühim buluyorum. Zira kalem ile ünsiyet etmiş birinin yazdıklarının ilk ve esas kayıtlarının tutulduğu bir makam var ki oradaki kurallara dikkat etmesi hassasiyetlerinin,  diğerlerini de kıymetlendireceği kanaatindeyim.

Yazı ve şiir yazmak için duygusal olmak gerekir mi?

Yazının birçok türü var, duygusallık söz konusu olduğunda bunu o teknik alanda değerlendirmek lazım diye düşünürüm. Amma şiirin öyle bir buutu var ki; dalına rüzgâr değen yürekle, başında fırtına kopsa yüzünü çevirmeyenin hissiyatını önünüze seriverir… Bu duruma duygusallık demek yeterli olur mu? Doğrusu, bu ifadeyi de kifayetsiz bulurum. Zira duygusal olmakla şiir yazabilmek aynı erdemden gelmez. Duygusal biri gayet güzel şiir okuyabilir belki ama yazma yeteneğine sahip olacak diye bir beklentide de olmamak lazım.

Yazarın-şairin toplumdaki görevi nedir?

Her ikisinin de toplumdaki yerini bir memuriyet gibi şartlı bir vazifede düşünmemek lazım bana göre. Fakat tamamen başıboş bir kısrak gibi yalnızca kendi yaptıklarından mesulmüşçesine bir gayretkeşlik içine de koymamak gerekir. Şairler üzerinden konunun hassasiyetine eğilirsek; bir şair, yaşadığı toplumun duygu ve düşüncelerini yansıtan bir aynadır evvela. Şairin kişisel kaygılardan uzak bir duyarlılıkla yazdığı şiirler, toplumun sesi olur kendiliğinden. Toplum şiire teslim olduğunda, aynı gıdayı, aynı lezzet ve rayihayı tadacağı için, yaşayışında da ortak bir ahenge ulaşacaktır. Bir başka deyişle, edebî üretimlerinden nasiplenen bir toplumun nabzı aynı anda atacak, tıpkı İstiklâl Şairimiz Mehmet Akif’in buyurduğu gibi: ‘‘Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez’’ cesaretine gelecektir. İşte bütün bu taraflardan bakınca şair; bir toplumun gözü, kulağı ve vicdanı olabilme mesuliyetindedir… Hemen konunun burasında, Yurdakul’un şu dizelerini hatırlatmadan geçmeyeceğim. Ne diyordu Yurdakul: “Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et/Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet /Sevenleri toprak olmuş öksüz bir çocuk gibidir”

Yazar-şair ile insan arasında nasıl bir ilişki vardır?

Belki bu sualin tanziminde bir önlem alabiliriz. Zira konu, yazar-şair dediğimiz kalem erbabını ‘insan üstü’ tutmak gibi bir sonuca götürebilir. Şair ve yazarda elbette bir insandır. Fakat şunu rahatlıkla ifade edebilirim: Gitgide nesnelleşen şu dünyada, insanın nesneleştiğini görmek çok acı veriyor. Bu durumda, nesneleşen insan özünden kopmak gibi bir tehlikeyle karşı karşıya geliyor. İşte bu kendinden koparılma tehdidi altında bulunan insan yanımızın kurtuluşa erebilmesi yolundaki gayretler, bahsedilen ilişkinin nasıl olması gerektiğini de en güzel anlatır bize…

Genel olarak işlediğiniz konular nelerdir? (Kitaplarınız hakkında bilgiler)

Bilmem ki, şiir yazarken hiç konu arayışında olmadım. Ama şunu hep gözettim; duyguyla düşüncenin, düşünceyle sözün, sözle tavrın arasına riyakarlığın girmediği yerde, bazen bir tebessümün, bazen bir damla gözyaşının peşini bırakmadım. Ve onların hassasiyetini içten içe duyduğum her hâlin şiirime konu olduğuna da şahit oldum. İnci Okumuş imzalı iki şiir eserimden bahsetmiştim. ‘Düğün Gönle Kurulur’ ismini taşıyan ilk eserim, Bahaettin Karakoç Üstadın eserin arka kapağında yer alan kıymetli değerlendirmeleriyle daha çok Yunus’ça bir iklim içindedir. Toplumsal şiirler olduğu kadar lirik şiirler de bulunmaktadır. Bu eserde herhangi bir konu teması gözetilmemiştir. “Aşkın Elif Hâli” ise; O, yüreğimi daima mayalayan aşka teslim olmuş şiirlerin eseridir. Sâfi aşk’tır oradaki şiirler… Aşkın gönlümde saf saf yer tutuşudur… İki cihana aşk ile bakışıdır.

İyi bir yazar-şair nasıl olmalıdır sizce? Yeni yazmaya başlayanlara ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

‘İyi bir şair yahut iyi bir yazar’… Bunun ölçüsü nedir acaba? Diye sorarım bu sual karşıma her çıktığında. Kime göre iyi, neye göre iyi? Buralara girmeyeceğim. Fakat illa bir iyi şair tanımı yapılması gerekiyorsa; işte O iyi şair, imtihanının sualini iki cihanda da şiirleriyle verebilme gayretinde olandır diyebilirim kendi haddimce. Genç kalemlere edilecek tavsiyeler çok açık: Şiiri yazmakla kalmasınlar, yaşasınlar ve sevsinler… Yaşasınlar ki; şiirin şuuruna ersinler. Şiire layık şuur sahibi, şuura layık şiir sahibi olsunlar. Bir de şunu hep hatırlasınlar: Mevlana hazret sopa için; Hz. Musa’nın elinde bir mucize oldu ama Firavun’un elinde işe yaramadı buyuruyor. Şiirde yahut kaleme talip olunan bütün erdemlerde de böyle; Hz. Musa’nın elindekine talip olsunlar. Gerisi mutlaka gelecektir.

Çocukluğunuz ve gençliğinizde yaşam nasıldı?

Bir şiir içinde çocukluk yaşadığım için, mısra mısra bir hayattan söz edebilirim… Bu elbette bendenize Allah’ın bir lütfuydu. Benim çocukluk dünyam, kalemin, kelâmın, hikmetin ve himmetin içinde çiçeklenen koskoca bir dünyaydı. Niçin…? Yaşadığım mahallede şu an rahmetle anacağım çok mümtaz şahsiyetler vardı. Şair Şevket Yücel, gazeteci-yazar Ali Saim Emirmahmutoğlu, alimlerimizden; Abdullah Edip Güvenen, Ali Haydar Kireççi, iyi bir mahalle mektebi hocası olan Hayriye Deveci Hanımefendi gibi daha isimlerini saymakla bitiremeyeceğim güzel insanlar vardı. İlk tohumlar, ilk heyecanlarımın kaynağı ailemin edebî ruhu zaten şifa gibiydi. Daha ana sütünde emdiğim kıymetti şiir… Akraba çevrem hâkeza… Eşsiz şiir sevgisiyle donanmış hanımefendi ve beyefendilerden oluşuyordu. Yalnız şiir de değil, resim, musiki gibi donanımlara da sahiptiler. Çevre inşa eder insanı. Bu doğrudur. Böyle bir mahallede genç, böyle bir ailede çocuk olabilmenin bahtiyarlığını varın siz hayal edin… Komşuluk ilişkileri dediniz de hatırıma; ‘Duvarlar Yoktu Eskiden’ isimli şiirim geldi. Komşuyduk biz… Duvarlar yoktu aramızda, bahçeler birbirine bağlardı bizi. Tıpkı gönül bahçelerinin birbirlerine bağlandığı gibi. Şu an en çok özlediğimdir o anlar… Duvar çekilmiş, karşılıklı oturan ama birbirine yabancı insanlar, sahiden komşular mı diye sıkça sorduğum bir sorudur.

Geriye dönüp baktığınızda şunu da yapsaydım, dediğiniz bir şey var mı?

Mukadderatın akışına çok inanırım. Hayallerinin değil, dualarının peşinden giden bir insan olmaya gayret ettim hep. Çünkü bize böyle öğretildi… Keşke’lerim bu yüzden olmadı dersem yeridir. Bir pişmanlık gibi değil ama bir özlem gibi daha fazla değerlendirseymişim dediğim anlar geçirdiğim de hakikattir.

Gününüzü nasıl geçirirsiniz, neler yaparsınız?

Son zamanlarda çevremde sıkça duyduğum bir yakınma var: Bugün yine canım sıkılıyor… Diyen bir yakınma bu. O, nedir? Nasıl bir durumdur? Bilmem hâlâ. Boş vaktim kalmamacasına, Rabbim de günümün her ânını bir lütufla taçlandırıyor şükürler olsun. Bu, kimi zaman iş hayatından bir çalışmayla kimi zaman sevdiklerimle çoğu zaman da okur yazar hâlime teslimiyetimle geçiyor. Beş vaktin beş vazifesi aslî hâlden olduğu için, onları bu koşturmanın birer nefeslik molası sayıyorum. Şükürle geçiyor, her şeye rağmen… Böyle geçmesi için de ne gerekiyorsa yapmaya gayret ediyorum vesselam.

ESERLERİ

“Düğün Gönüle Kurulur” (şiir-1999), “Aşkın Elif Hâli” (şiir-2013).

koca ummanlar düşmüş

körpe ateşlerin eline

sanma ki tutmadım ellerini şiirin

nefeslensin diye dağların gölgesine bıraktım

yüreğime kalbin gibi bembeyaz papatyalar

uykularıma renkli baharlar taktım

şu karşı uçuruma ey sevgili

senin için güvercinler bıraktım

sanma ki bıraktım

sırtımda durur dağlara yaslanmış yiğitliğim

bir destan değil, hâlimdir ince ince arz ettiğim

ne nil ne fırat ne sakarya’dır içtiğim

benzerim başını yitiren ummanların hâline

öyle bir kâl ki

düşmüş koca ummanlar körpe ateşlerin diline

düşmez nasılsa bu sevdanın mührü kalbimden

buğulanırmış herkesin gözleri kendi derdinden

böyle ağlamayı bilmese yağmurlar

çiçekler açmazdı kederinden

varsın diyarımda dönmesin kuşlar

şiirlerle sen dönsen kanat kanat

geçiverirdi çetin kışlar

bilmezsin, ziyadedir, kırılır sükûta uğrayan yanım

say ki bu uğurda binlere bölünmüş bir nar’ım

bilmem ki bu şiir

sızısı mıdır gönlümüzün?

ya bu hüzün de nedir

ülfet vadisi midir ömrümüzün?

sesinden içmek senin

şiirler okurum senden

ruhumun istasyonlarına

karanlıklar basınca

sesinle servileşen kelimeler altında sergen

günlük güneşlik şiirler okurum

şiirler okurum senden

vedalarca tenha

yağmurlarca ıslak

kaderimce benim olan

gözyaşlarımı içmek istediğimde

şiirler okurum kırdığım kalbime

şiirler okurum senden

bilgece suskun

kuş ordusunca cıvıltılı olmayı istediğimde

hasret çılgınlığında

bir rahvan ata binip

vardığım yıldızları

bir bir bağrıma basmayı istediğimde

şiirler okurum ebedî aşkıma

şiirler okurum senden

bir yanım gülistan

bir yanım alev

koşup heceden heceye

sözler ülkesine varmak istediğimde

yoluma serilmiş ateş olur kelimeler

kelimeler alevlerini yolduğum çiçek

sönsün diye yangını

dicle olup akan şiirler okurum

ruhumun kehribar ormanlarına

şiirler okurum senden

sesin

kapıma gül bırakan rüzgâr

sesin

yorgun ve kızıl bir akşam

susmak istediğimde

şiirler okurum senden

sesinle susarım sevgili

sesinle su’sarım

bir dikişte kana kana içmek için

gönül zemzemini

ASIRLAR EVVELKİ AYNI PROVA…

Asırlar evvelki provayı yaşıyoruz yeniden: Dünyanın ellerini, elleri yapış yapış vefasız insanoğlu tutuyor yine…

Kendini unutmuş, neyi hatırlayacağını unutmuş, kendini bir virane gibi terk etmiş insan tutuyor işte…

Gördük; hiç bir yağmur damlası menzilini şaşırmadı, insanın kendinden şaştığı kadar… Şahit olduk; yosunlar filizlendi koyu gölgelerde, gölgesine kadar kururken insan… Saniyeler vardı, asırlardan uzun geçen, kısaldı insan, ahlakınca hep kısaldı. Arz bile yüzünü yeşille aydınlattı, insansa kaynadı ve taştı fakat aydınlık edemedi yüzünü. Bir kökü doğu’da bir kökü batı’da kaldı, ayakları hakikatte kalamayan insanın… Gönlü, battı ve boğuldu, sularda batan gün ışığı gibi.

İnsan hain, insan bivefa insan zalimdi…

İnsan zilzal, insan yıkık düşler içinde zelildi…

İnsan esfele safilinden gelen, insan, safi ruhunu ziyan edendi…

Asırlardır aynı, şaşırmadık. Asırlar evvelki prova bu gün de yaşanıyor.

Yusuf’u kuyuya atan kardeş hiç ayrılmadı insanın bahtından. Ve asırlardan kopup gelen Firavunlar hiç eksilmedi, aziz canların eşiğinden… Kırbaç kırbaç yüzüne vuran ihanet, sevmeyi sevemeyen insanın meteliği oldu…

Her şey oldu insan, insan olamadı…

İz kalmıştı yüreklerde, asırlardır sürüp duran bir iz:

İnsan eşref-i mahlûkattı, insan yüceler yücesinden armağandı…

İnsan, yüzüne kapanan kapılar ardında sabırlarca bekleyen aydınlıktı.

İnsan göçmen kuşlar gibi uzaklara dağıldığında bile, bir olmayı bilen’di, kalbi acılar içinde kalan yanıyla, gözlerde ki yaşları bile teselli edendi…

İnsan; kaçırdığı iyiliklere üzülmesinden de evvel, kötülüklerden pişmanlık duysun diye beklenendi. İnsan, şu dünyada; kendine inkilâb eden, insan kabuğunu kıran, okuyan hep okuyan ve akışıyla uslûp sahibi olan en neşeli ırmaktı… Aktı.

İnsan, mizacında masum çiçekler açan uçsuz bucaksız bahçe, insan; sahifeleri dağılmış bir kâmusun en derli toplu sahifesiydi.

İnsan, kalp kalbe olan ve kalbe dolan’dı…

Ne oldu? Köprüler kuruldu; esfel-e safilin ile eşrefi mahlûkat arasına. Geçebilen geçip kurtuldu ve düşen boğuldu. Giden seslendi, kimsenin duymayacağını bile bile seslendi:

Ey insan, sen kalben yaşamana bak.

Kalbinin surlarında ki merhamet taşları bir bir düştüğünde öldün bil ve vefana sahip çık ki, yaşadığına delil olsun.

Aşkına sahip çık ki; gayrıdan farkın olsun.

Gökleri ısıtmaya uğraşma, gönlünü ısıt ki yürekler hiç soğumasın.

İmtihanın; Yusuf gibi, Yunus gibi, İbrahim gibi ve onlar kadar ince imtihan… Soruları oku asırlar evvelki kitaptan, sualler aynı, prova aynı… Hülasa; asırlar evvel ki aynı prova.

Ne var ki? Asırlar ince bir çınar, kırma dallarını, düşersin.

Kıracaksan Rabbi’ni, al ve git muğlak gölgeni … Dünya birliğe ve dirliğe inananlarındır.

MARAŞ KAHRAMANMARAŞ; ADI AŞK OLAN

Bir kente vardığınızda siz de o kentin çocuklarının yüzlerine dikkat kesilenlerdenseniz, kahramanların kenti Maraş’ta tarihi ilk ağızdan dinlemeden daha ciltler dolusu okumalar yapacaksınız demektir. Bir kent düşününüz ki tarihi, sosyal hayatı ve ekonomik kazanımlarından beri her alanda “kahramanlık” kelimesini yediden yetmişe şerh eylemiş olsun… Kahramanmaraş işte öyle bir kent…

12 Şubat 1920’den beri Kahramanmaraş’ın kurtuluşunu konuşmak demek, Milli Mücadele yıllarındaki top yekûn kurtuluş hareketinin, bugün her alana yansıyan ışığıyla bir kentten bütün ülkeye yayılan aydınlığını konuşmak demektir. Çünkü Maraş, meşru müdafaanın o gün Anadolu’ya duyulan sesi, bugün dünyanın özgürlüğe susamış kentlerinin cesareti olmuştur…

Bugün “kahraman” kelimesinin dilimizdeki karşılığını ciltler dolusu ifadelerle besleyen şey kuru kalabalık cümleler değil hadiselerin bizzat kendisidir. Tarih, Maraş’ın kurtuluş mücadelesini sayfalarına kaydederken; Bayrak Olayı, Sütçü İmam Hadisesi gibi güçlü duruşları hafızalara nakşetti. Bir destanın en güçlü ilk satırlarıydı bunlar lakin daha niceleri vardı anlatılan ve yazılmaya fırsat bulunamamış nice hatıralar vardı.

Bu kahramanlık öykülerini bu gün belki de kendimize saklamaktan çok geniş kitlelerle paylaşmaya ve daha çok anlatmaya ihtiyacımız var. Zira son zamanlarda Kahramanmaraş tarihinin yakın geçmişinde yaşanan hadiselere dair bazı kesimlerin kullandığı haksız ifadeler gösteriyor ki “kahraman” kelimesi Maraş’ın ruhu ile birlikte layıkıyla yeniden yorumlanmalıdır. Üstüme düşen vazifeyi yerine getirmek istedim.

Çünkü Maraş Kahraman, Maraş adı aşk olandı…

Ötesi Destan… Ötesi şiir…

Zaman gösterdi ki; Maraş’ın kahramanlığını, gayri ihtiyarilikten ve bu nevi cümleler kuran cümle dillerin elinden ve dilinden kurtarmak da vefadan doğan bir zarurettir.

Bu minval üzere kaleme aldığım yazıyı “kahramanlık” kelimesinin Maraş çözümlemesi olarak sunmak istedim. Maraş’ın bütün halkına layık görülmüş olan “Kahraman” unvanını kullanırken neyi ifade ettiğimizin ayırımına varalım diye, dahası “kahraman” kelimesinin açıklamasını yapamayan boş sözlükler dolsun ve hafızalar canlansın, hakikatler pekişsin ve dahi vefa yerini bulsun diye gayretleneceğim kelimelerimi… Peki niçin?… Doksan bir yıl evvel yazılmış bir destanın yıldönümü hatırına cümle âlemi Maraş’ın kahramanlığına yeniden bakmaya davet etmek için…

Kahramanlık kelimesinin eskitildiği bir dünyada haklı bir mücadelenin zaferini kazanmış kent olarak “Kahramanmaraş” adının her geçen gün bu kelimeyi biraz daha donatan halini fark ederiz. Çünkü Kahramanmaraş; zulüm ile zabtedilen bir kent değil, zulme karşı zabtedilmişliği kıran bir direncin kentidir. Bunu iyi ayırt etmeli. Zulmün istilasındaki kentlerde zalimler, zulmün yok edildiği kentlerde âlimler vardır, yiğitler vardır. İlkin böyle okumalı Kahramanmaraş’ın kurtuluşunu… Milli Mücadele yıllarındaki Maraş’tan günümüze dek mücadelenin önder kahramanları olarak anılan; Sütçü İmam, Muallim Hayrullah Efendi, Hafız Ali Efendi, Mıllış Nuri, Rafet Efendi, Dr Mustafa Bey, Çuhadar Ali, Kuşçuoğlu Mustafa ve Senem Ayşe’ler, bir kentin bütün fertlerinin yiğitliğinin de sembolüdürler. Bu kahramanlığı onların onurlu duruşlarında aramak gerekir.

Bu gün, Kahramanmaraş’ın tarihine dair yaşanmışlıkları anlatırken, yanlı bakışın bahtsız türkülerini ısıtıp ısıtıp önümüze koyanlara karşı, Büyük Taarruz’un kendisine dünyayı hayran bırakan komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, o gün Maraş mücadelesi için çektiği telgrafı konuşturmak isterim:

“Düşmanın taarruzuna karşı kahramanca silaha sarılan Maraş’lı kardeşlerimiz yirmi güne yaklaşan bir zamandan beri kan ve ateşler içerisinde istilacı Fransızlara ve onların silahlandırdığı hunhar Ermenilere karşı savaşmakta idiler. 10-11 Şubat 1920 gecesi düşmanı İslahiye istikametinde firara mecbur ederek, mevcudiyet-i millilerini kazanmaya muvaffak olmuşlardır.”

İşte bu yüzden bazı değerlendirmeleri yaparken, kullanılan kelimelerin haysiyetini bile, dünyanın İstiklal Madalya’sına sahip ve bir kurtuluş öyküsü içinde kahramanlığa layık görülmüş tek kentinin kahramanca duruşunda çözümlemek gerekir.

Kahramanlık; istilacılara ve yapılan haksızlığa karşı haklı müdafaanın hakikatinden yana olmanın ta kendisidir. O günün Maraş’lıları savaş aşığı yiğitler değillerdi. Huzuru hak ettikleri topraklarda, kendilerini bir kesimin bilinçli olarak toptan silip atma çabalarına karşı savunma yapan yiğitlerdi. Karşı koyduklarının ne dinine ne milliyetine düşmanlıkları vardı. Çünkü böyle bir karşılığı hak edenlerin o gün için insani hukuk düzenini bozan zulümleri vardı… Düşmanlıklarını aşikâr edecek denli çirkin oyunları, akla hayale gelmez iş birlikleri vardı… Bütün bunlara karşı dik durabilmenin adı; kahramanlıktı… O günkü zulmedicilere “düşman” adını veren bu yiğitler değil, bir özün biçimini bozarak kendi niyetlerini aşikâr edenlerin ta kendisiydi.

Kahramanlık Maraş’lının ruhunda yazılı duran kayıtta; özü korumak için can pahasına özge sevdalara koşmak demekti. İffet ve namuslarını tehdit eden her nevi davranışa karşı duruşun dili o günkü şartlarda ne gerektiriyorsa o’ydu. Topraklarının üstü kadar altında da atalarının yadigârı saklı duran bir kentin çocukları için düşmanlık edenlerin iftirası da bir kahramanlığın destanını başlatan şeydi. Kahramanlık göstermek demek, iftiraya karşı bir şahlanış şuurunda olduğunu fiilen de göstermek demekti. Maraş’ın yiğitleri; kendi haysiyet, mesuliyet ve iradesinin istismarına karşı kanıyla canıyla mücadele ederken kahramanlığın en güzel örneğini de vermişti. Milli iradenin istismarına karşı nasıl dik durulur, tek yürek olarak nasıl onur korunur onun örneğini göstermişti. Kahramanlık, bir fazilet rejimi olan Cumhuriyet’in nabzının her vuruşuna bir taze kan göndermek demekti. Kana susamışların, cana kastedicilerin tavrına karşı kanıyla haykırmak demekti. O gün olup bitenlerin açık bir kışkırtma niteliğine büründüğünü bu gün aramızda dualarıyla var olan canlı tanıklar, zaferi gören neslin mutlu çocuklarına böyle anlatıyorlar.

Bizlere de, bu kentin bir kahraman evladı olarak; toprağı vatan yapanın iman ve irfan olduğunu daima hatırlamak kalıyor… Bu yadigâr topraklarda Türk’ünden Kürd’üne, Çerkes’inden Çeçen’ine dek tek vücut olan kardeşliğin gücü ile yaratılış hasletlerine uygun olarak yaşamanın mecburi göstergesi olarak bu kahramanlık bayrağını, ekonomiden, sosyal hayata, eğitimden bilime dek her alanda en yükseğe taşımak gibi bir mesuliyet kalıyor…

Şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimizin ellerinden öpüyorum.

Bir kahramanlık günü yıldönümü daha zulme uğrayan bütün dünya halklarına cesaret olsun diyor, Kahramanmaraş’ın bütün evlatları ile kucaklaşmışçasına, İstiklal Madalyalı alnından öpüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir