RAMAZAN AVCI KİMDİR?

Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız? Ramazan Avcı kimdir?

1962 yılında Kahramanmaraş’ta doğdum. Yüksek öğrenimi Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde, yüksek lisansı Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’nde tamamladım. Çeşitli liselerde edebiyat öğretmenliği yaptım. 2006 yılında uzman öğretmen oldum. 2004-2012 yılları arasında Kahramanmaraş İl Millî Eğitim Müdürlüğünde Kültür-Basın ve Yayın Şube Müdürü olarak, 2012-2015 yılları arasında Kahramanmaraş Bilim ve Sanat Merkezinde yönetici olarak görev yaptım. Halen eğitimci olarak görevimi sürdürmekteyim. Türkiye Yazarlar Birliği üyesi olup eğitim, sanat, edebiyat ve dil konularında yayınlanmış 15 eserim bulunmaktadır. Türk Dili, Kitap Hayattır, Dolunay, Yeni Ufuklar, Uluslararası Türk Dil, Sanat, Edebiyat, Kültür ve Eğitim Dergisi,  Alkış, Güneysu, Edebiyat Yaprağı, Edebiyat Bülteni gibi dergilerde dil, edebiyat, eğitim konularında deneme, araştırma-inceleme yazılarım yayınlandı. “Ötüken”, “Anadolu”, “Öğretmen” ve “Eğitim Kültür ve Sanatta Yeni Ufuk” adlı dergilerinin yayın yönetmenliklerini yaptım. “Öğretmenler Tiyatro Grubu” adı altında bir tiyatro grubu oluşturarak grubun yönetmenliğini yürüttüm ve pek çok oyunu sahneledim. Eğitim, kültür, sanat, edebiyat alanlarında kurs, seminer ve konferanslar verdim.  Meslek hayatımda, özellikle gençlerin sosyalleşmeleri, okuma alışkanlığı kazanmaları, kültürel etkinliklere katılmaları ve sanata ilgi duymaları için ortamlar hazırlamaya çalıştım. Bunu gerçekleştirmek için devletimizin de desteğiyle şiir yarışmaları, ses yarışmaları, bilgi yarışmaları, şiir, hikâye yazma yarışmaları, şiir dinletileri, anma programları; Kahramanmaraş Okuyor, Tiyatro Şenliği, Türkçeyi Güzel Kullanalım, Gençlerle Kültür ve Sanat gibi projeler ve etkinlikler hazırladım.

Yazmak nedir? Sizi yazmaya teşvik eden etkenler nelerdir?

Yazmak; duygu, düşünce ve hayallerin disiplin altına alınmasıdır. Yazarın, okuyucu adı verilen müşteriyi duygu, düşünce ve hayallerine ortak etmek, onu ikna etmek için yapılan kelime cambazlığıdır. Bu cambazlığı ustalık anlamında kullanıyorum. Zaman düzleminde bir iz bırakmaktır yazmak. Okuyan, düşünen, düşüncelerini eyleme dönüştüren bir insan için yazmak hem bireysel, hem de sosyal bir sorumluluktur. Şahsen beni yazmaya iten şey bu sorumluluk duygusudur. Bir sorunun çözümüne katkıda bulunmak, bir güzelliği paylaşmak, bir yanlışı düzeltmek, kaybolmuş veya unutulmuş bazı değerleri ortaya çıkartarak onlara gereken itibarı kazandırmak gibi kaygılar yazmamda etken olan durumlardır. Yazmak bir ihtiyacın giderilmesidir. Yazar, yazı yazayım diye almaz kalemi eline; içindeki sıkıntıyı, mutluluğu, öfkeyi paylaşmak; etkisi altında kaldığı bir durumun veya olayın beyninde oluşturduğu yangını mürekkeple söndürmek için yazar. Şayet yazmazsa o ateşin sancısıyla kıvranır durur.  Tabii, çalakalem yazmaktan söz etmiyoruz.

Yazar, şair ve araştırmacıda hangi özellikler bulunmalıdır?

Yazarı sanatsal metin üreten sanatçı olarak ele alırsak, öncelikle dile hâkim olması gerekir. Günlük dilden istifade ederek kelimelere yeni ve zengin anlamlar yükleyebiliyor mu? Bir üslubu var mı? Kurgulama yeteneği var mı? İçinde yaşadığı toplumun zihniyetini yansıtıyor mu? Ele aldığı/alacağı konuların muhatabı var mı? Dış dünyayı yorumunda özgünlük var mı? Bu soruların cevabı evet olmalıdır. Yukarıda saydıklarımız şair için de geçerlidir. Fakat bazı eklemeler yapmak durumundayız. Şiir bir üst dil ürünüdür. Bu dilin oluşturduğu zengin ve özgün imgeler şiiri nesirden farklı kılar. Fakat bunlar okurla alay eden, bilmece gibi imgeler olmamalıdır. Anlaşılmazlığın da bir sınırı vardır. Şiir bende bir zevk, heyecan, hayranlık uyandırmıyor, hayallerimi zenginleştirmiyor; bir başka ifadeyle şiirde bir parça kendimi bulamıyorsam ve bu durum on okuyucudan dokuzunda aynı tepkiyi gösteriyorsa şair şiirlerini piyasaya sürmemeli, yastığının altına koyup yalnızca kendisi okumalıdır diyorum.  Ayrıca şiirde mutlaka ahenk olmalıdır. Ancak ahenk oluşturmak kaygısıyla ölçülü ve kafiyeli mısraları alt alta getirerek anlamı feda eden şiirler şiir değil, manzumedir. Serbest şiir adı altında cümleleri alt alta getirerek oluşturulan, ahenkten, şiir dilinden, şiirin matematiğinden yoksun cümle yığınlarına ise şiir dememek lâzımdır. Bir de şiir “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm” örneğinde olduğu gibi az ifadeyle zengin anlamlar ifade etmeli, sayfalarca sürmemelidir. Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek, Abdurrahim Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler, Atilla İlhan gibi şiiri makul uzunlukta, öz, güzel ve etkili yazamıyorsa şairlikten vazgeçip kendisini nesirde denemesi daha uygun olur. Son olarak şiir, düşüncenin veya ideolojinin aracı olarak kullanılmamalıdır. Bir araştırmacı önce ihtiyaç belirlemelidir. Araştıracağı konu bir ihtiyaçtan doğmalıdır. Araştırma sonucunun yararlanıcıları ne kadar fazlaysa araştırma o kadar değerlidir. Araştırmanın sonucu ele alınan olay veya duruma ışık tutmalı, bazı gerçekleri ortaya çıkartmalıdır. Araştırma belgelere dayandırılmalı, tarafsız bir gözle değerlendirilmelidir. Daha önce pek çok defa araştırılmış konuları kopya ederek, alıntılayarak yapılan araştırmaların bir anlam ve değeri yoktur.

Yazmak için duygusal olmak gerekir mi?

İki türlü yazarlık vardır. Birisi öğretici metin yazarlığı, diğeri sanatsal metin yazarlığı. Öğretici metin yazmak için duygusal olmak gerekmez. Çünkü yazar bu metinlerde nesnel olmalıdır. Gözlemlerini yansıtırken tarafsız olmalıdır. Tarih, coğrafya, felsefe, ansiklopedi, gazete haberi gibi eserlerde yazarın duygularını katmaması gerekir.  Sanat metinleri yazarında ise duygusallık olmazsa olmazdır. Bir şiirin can suyu duygulardır. Hikâye, roman, tiyatro, deneme, hatıra, söyleşi gibi edebî türlerde eserler veren yazarların duygusal olmaları beklenir.

Sanatkârın toplumdaki görevi ve önemi nedir?

Atatürk bir vecizesinde “Sanatkâr, toplumda uzun çaba ve çalışmalardan sonra alnında ışığı ilk duyan insandır.” diyor. Gerçekten de sanatkâr, toplumun medeniyet elçileridir. Evrende bizim göremediğimiz güzellikleri gösterecek, tabiatta bulunan malzemelerin arasında seçme yaparak bizi hayrete düşüren, hayranlık duygusu uyandıran eserler vücuda getirmek suretiyle iç dünyamızı güzelleştirecek ve zenginleştirecektir. Sanatçılar, gelişimin ve değişimin öncüleridir. İnsanın manevî dünyasını aydınlatan, evrendeki güzellikleri derleyip sanat eseri adı altında demetleyerek toplumun beğenisine sunan mükemmellik işçileridir. İçinde sanatçı yetişmeyen toplumlar vahşileşir. Vicdanları kara, gözleri güzelliklere kör, hayalleri cüce olur. O toplumda fedakârlığın yerini menfaat, vicdanın yerini zulüm, hoşgörünün yerini önyargı, bilginin yerini hurafe ve dedikodu, yardımlaşmanın, paylaşmanın yerini mücadele ve kavga alır. Bugün dünyamızın huzursuzluğu sanatçı kıtlığındandır.

Sizce sanatçının toplum sorunları karşısında tutumu ne olmalıdır?

Şair ve yazar, daha genel bir ifadeyle sanatkâr, içinde yaşadığı toplumdan ayrı düşünülemez. Toplumun bireyleri hâli yaşar. Sanatkâr ise hâlden daha güzelini yaşamak ister. O, içinde yaşadığı çevrenin tüm etkilerini muhayyilesinde yorumlayarak kendince olması gerekeni fırçayla, notayla, renkle, taşla, kelimelerle dışarıya yansıtır. Yaşanası yeni bir dünya modeli sunar. Bizler, sanat eserlerini yorumlamak suretiyle empati yapma imkânı sağlarız.

Sanatçı yaşadığı çağın her zaman biraz ilerisinde yaşar. Sovyetler Birliği döneminde farklı milletlerin kültürlerini ortadan kaldırmaya çalışan rejimi Cengiz Aytmatov “Gün Olur Asra Bedel” adlı romanıyla eleştirmiştir. Fakat bu eleştiri sembollerle, kurguyla ve dilin en üst noktasındaki imkânlarla yapılmıştır. Demek istediğim sanatçı toplum sorunlarına karşı sırt çevirmemeli ama bu sorunların sözcüsü de olmamalıdır. Bir tarihçi gibi olup bitenleri bilimsel metodlarla anlatmamalı, döneminin güncel konularını daha güzel bir dünya kurgusu için bir malzeme olarak kullanmalıdır.

Yazarın yaşamı, eserine etki eder mi?

Yazarın yaşamına etki eden olay ve durumlar onun eserlerine de konu, kişi, dil ve mekân olarak mutlaka etki eder. Yaşar Kemal, Çukurova’da yaşamamış olsaydı İnce Memet’i yazabilir miydi? Refik Halit Karay, ülkesinden sürgün edilmemiş olsaydı Gurbet Hikâyeleri’ni yazabilir miydi? Tevfik Fikret’in, Necip Fazıl’ın eserlerinde görülen ve sanatlarına yöne veren tema değişikliklerini neye bağlayabiliriz? Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Sizin sanat hayatınızda dergiciliğin önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Derginin yazar/şair/sanatçı açısından önemi nedir?

Sanat-edebiyat dergileri, şair ve yazarların yetişmesinde önemli bir rol oynar. Denilebilir ki Tanzimat dönemi ve sonrasında her yazarın, şairin sanat merdiveninin ilk basamağı dergiler olmuştur. Nitekim Türk edebiyatında Servet-i Fünun, Genç Kalemler, Hisar, Varlık, Büyük Doğu, Diriliş, Mavera, Edebiyat, Türk Edebiyatı, Dolunay, Hece gibi bir sanat anlayışının merkezi hâline gelmiş, toplulukların oluşmasına vesile olmuş ve yetenekli şairlerin yetişmesine katkı sağlamış onlarca dergi Türk edebiyatına yön vermiştir. Hangi yazarın, şairin biyografisini inceleseniz ilk sanat ürünlerinin bir dergide yayımlandığını görürsünüz. Kahramanmaraş’ın şairler ve yazarlar şehri olmasında dergilerin çok önemli bir payı vardır. Benim de hayatımda dergilerin ve dergiciliğin apayrı bir yeri vardır. Nitekim ilk yazım, 1984 yılında mahallî Kurtuluş Dergisinde yayımlandı.  1986’lı yıllarda, Bahaettin Karakoç’un çıkartmış olduğu Dolunay Dergisinde çırak olarak başladığım dergicilik serüvenimi, bir tutku olarak bugüne kadar taşıdım. Görev yaptığım her okulda zor şartlara rağmen bir derginin çıkartılmasını sağladım. Dergi, özellikle edebiyat eğitiminin laboratuvarıdır. Eğitimi boyunca onca hikâye, şiir, deneme, makale okuyan, tahlil eden ama bir tane yazma çalışmasında bulunmayan, yazsa bile değerlendirilecek bir ortam bulamayan öğrencilerin yetiştiği bir eğitim modelimiz var. İşte bu dergilerle öğrencileri yazmaya teşvik etmeyi, yetenekli öğrencileri tespit ve teşhir etmeyi amaçladım. O dergilerde yazısı yayımlanan gençlerin çok büyük bir kısmının yıllar sonra toplum içinde itibar sahibi kişiler olduğunu görüyor olmam en büyük mutluluğumdur. Bir okul dergisi olan Hamle çıkmamış olsaydı bugün yedi güzel adamdan söz edebilir miydik acaba? Demem odur ki, sanat-edebiyat dergilerine önem verilmeli, bu çalışmalar desteklenmelidir.

Sizin, yayımlanmış on beş adet kitabınız var. Bu kitapları yayımlama amacınız hakkında bilgiler verebilir misiniz?

Kitaplarımı, “Her eser bir ihtiyaca cevap vermelidir.”, ilkesinden hareketle hazırladım ve yayımlattım. Dolayısıyla yayımlanan her eserimin bir yazılış hikâyesi vardır. Müsaadenizle bu eserlerden bazılarının yayımlanma gerekçelerini anlatmak istiyorum. Yayımlanan ilk eserim, 1997 yılında Dolunay Yayınları arasında çıkan “Dolunay Sevda Şiirleri Antolojisi” adlı antolojidir. Piyasada aşk konusunda hazırlanmış pek çok antoloji varken bu eseri niçin hazırladığıma gelince. Antolojilerin çoğunda şair ve şiir seçiminde ne yazık ki ideolojik bir yaklaşım sergilenmektedir. Oysa aşkın sağı-solu olmaz; soylusu-soysuzu olur. Ayrıca,  pek çok antolojide şiir olduğu tartışılır, çok sıradan, bayağı örnekler yer almaktadır. Gerçek sanat ürünüyle buluşamayan okur, şiiri bu eserdeki örneklerden ibaret zannetmekte ve bu algı yayıldıkça şiir ayağa düşmektedir. İşte Dolunay Sevda Şiirleri Antolojisi’nde herhangi bir ideolojik saplantıya düşmeden 74 şaire ait soylu aşkı terennüm eden şiirlere yer verilerek sanatsal bir amaca hizmet edilmiştir. Bu çalışmada değerli ağabeyim Üstad Bahaettin Karakoç’un teşviki de eserin hazırlanmasında önemli bir rol oynadı.  Yayımladığım bir başka eser “Dünya Dili Türkçe” adını taşımaktadır. 2009 yılında yayımlanan bu eser Türkçemizin, özellikle yabancı dillere olan özentimizden kaynaklanan sorunlarına dikkat çekmek, dil bilinci konusunda toplumsal bir duyarlılık oluşturmak, kısacası karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak, düşüncesiyle hazırlandı. Eser, adeta horladığımız Türkçemizin eşsiz gücü ve zenginlikleri, bugün içinde bulunduğu sorunlar ve bu sorunların çözümünde üzerimize düşen sorumluluklar olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Eser, okuyucuya ve özellikle yetişen nesillere dil bilinci aşılamak için hazırlanmış ve büyük ilgi görmüştür. Okumayan bir toplum oluşumuz çok sık duyduğumuz bir cümledir. İyi ama niçin okumuyoruz? Dahası Kahramanmaraş’ta okuma alışkanlığı ne durumdadır ve okumayı etkileyen etkenler nelerdir? Bu sorulara cevap bulmadan yapılacak her proje, atılacak her adım eksik kalacaktır. İşte bu düşünceyle geleceğimiz olan ortaokul ve lise öğrencileri arasında bilimsel bir yöntemle araştırma yaptım. Araştırma sonuçlarını ve sonuçların tahlilini “İlk ve Ortaöğretimde Okuma Alışkanlığı” adıyla 2009 yılında bir kitap haline yayımlattım. Kitap tüm eğitim kurumlarımıza ve kütüphanelere gönderildi. Bu araştırmanın ışığında her ilçenin, her okulun okuma politikalarını oluşturmasına ve bu alanda araştırma yapan araştırmacılara katkı sağladık. 2011 yılında yayımlanan ve okuyucular tarafından büyük ilgi gören “Başarı İçin Kılavuz Öyküler” adlı eser, eğitim boyutuyla öğretmen, öğrenci ve ebeveynlerin başucu kitabı oldu. Okuru kıssalarla eğitmek, moral ve motivasyon kazandırmak amacıyla kaleme alındı ve amacına ulaştı. Türk şiirinin son dönem yaşayan çınarlarından şair Bahaeattin Karakoç ile ilgili olarak tarafımdan hazırlanan ilk ve tek biyografi kitabı “Türk Şiirinin Beyaz Kartalı Bahaettin Karakoç”, 2012 yılında yayımlandı. Bu kitap, sanatçının hayattayken değerinin bilinmesi adına da önemli bir çalışma olmuştur. Araştırmacılar için önemli bir kaynak olarak Türk edebiyatındaki yerini almıştır.

Kahramanmaraş’ın tanıtımına yönelik olarak hazırladığınız özgün kitaplardan da söz edecek misiniz?

Kahramanmaraş hakkında ünlü şairlerin yazmış oldukları şiirleri titiz bir inceleme ve araştırma sonucunda derleyip hazırladığım  ve basımı 2013 yılında Kahramanmaraş Büyükşehir tarafından yapılan “Şairlerin Dilinden Kahramanmaraş”  adlı eser, Kahramanmaraş’ın tanıtımı açısından ve mahalli ve milli bayramlarda okunacak şiir arayan okurlar açısından önemli bir kaynak olmuştur. Kahramanmaraş’ın şairler kenti olduğunu iddia ediyoruz ve bu durumu ülke sathında tescilleme gayreti içerisindeyiz. Son derece haklı olduğumuz bu iddiayı desteklemek ve referans oluşturmak amacıyla yine uzun ve titiz bir araştırma sonunda hazırlamış olduğum, basımı 2015 yılında Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan “Karacaoğlan’dan Günümüze Kahramanmaraşlı Şairler” kitabı, ilimiz ve Türk edebiyatı için önemli bir kaynak olarak yerini almıştır. Ayrıca  basımı Kahramanmaraş İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünce yapılan ve Kahramanmaraş’ı her yönüyle tanıtan bir prestij kitap olan “Akdeniz’in Altın Şehri Kahramanmaraş” adlı eserin editörlüğünü ve bölüm yazarlığını yaptım.

Kahramanmaraş’ta çok sayıda şairin yetişmesini siz neye bağlıyorsunuz?

Kahramanmaraş’ta gerçekten çok ve nitelikli şairler yetişmiş ve yetişmektedir. Bu mümbitliği 10 maddede şu şekilde açıklayabiliriz: Bu coğrafyada Karacaoğlan gibi Türk halk şiirinin en büyük şairinin yaşamış olması ve halk şiiri geleneğini bu topraklarda mayalaması. Divan şiirinde Sümbülzade Vehbi gibi “Sultanü’ş-şuarâ’ bir şairin Maraşlı oluşu. Necip Fazıl Kısakürek’in Maraşlı bir ailenin ferdi oluşu ve Maraşlı oluşundan dolayı düşünceleriyle ve sanatıyla en fazla memleketini etkilemesi. Büyük Doğu, Edebiyat, Mavera, Dolunay, İkindi Yazıları gibi dergilerin Kahramanmaraşlı şairler için birer okul ve liman oluşu. Yedi Güzel Adam’ın güçlü bir halka oluşturması ve genç şairleri etkilemeleri. Son dönem Türk halk şiirinin en büyük şairi Abdurrahim Karakoç’un sanatı ve düşüncesiyle gençleri etkileyip şiire teşvik etmesi. Mahzunî Şerif, Âşık Yener, Kul Hamit, Derdiçok, Hilmi Şahballı, Kul Ahmet gibi güçlü âşıkların Kahramanmaraş’ta yetişmesi ve temsil ettikleri geleneği sürdürmeleri. İçe kapalı bir şehir olması münasebetiyle insanlarının içeriye doğru derinleşerek iç dünyasını daha etkili bir şekilde yansıtmaları. Doğasının şiir yazmaya elverişli olması. Kahramanlıklarla dolu bir tarihinin bulunması ve millî duyarlılığın yüksek oluşu.

Yazar/şair ve yazarlık atölyesi eğitmeni olarak yazar ve şair adaylarına ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

Yazar ve şair adaylarına tavsiyem şudur: Yazmak, kelimeye hâkim olmayı gerektirir. Kelimeye hâkim olmak için üslup sahibi yazar ve şairleri okumak lâzımdır. Bir tek yazar veya şairi değil, onlarcasını okumalı; farklı üslup, tema ve biçimleri tanımalıdırlar. Yeteneklerinin hangi alanda olduğunu tespit etmeye çalışmalıdırlar. Yani yazar olarak denemede mi, söyleşide mi, tiyatroda mı, hikâyede mi, öğretici metinde mi yoksa şiirde mi daha yetenekli olduğuna karar vermelidirler. İlk zamanlarda etkisi altında kaldığı ve tarzını kendisine yakın bulduğu yazarların, şairlerin ürünlerini kendilerine rehber eylesinler, onlar gibi yazmaya çalışsınlar. Yazma çalışmalarında aceleci davranmasınlar. Bir yazıyı/şiiri bitirdikten sonraki günlerde de gözden geçirsinler, gerekli düzeltmeleri yapıp, eksiklikleri giderip fazlalıkları atsınlar. Bıkıp usanmadan yapılan bu çalışmalara kendi üslubunu katmaya başladıkları andan itibaren sanata adım atmış olacaklardır. Bu arada sanat-edebiyat dergilerini takip etsinler ve bu dergilere sürekli yazı göndersinler. Yayımlanmazsa hemen pes etmesinler. Azim ve sabır konusunda Edison’un ampulü nasıl icat ettiğinin hikâyesini hatırlarından çıkartmasınlar. Bütün bunlara katlanamayacaklarsa yeteneklerini başka sanat alanlarında arasınlar.

ŞAİRLERİN AYNASINDA MARAŞ’IN YANSIMASI

Bazen yaşadığımız sokağın, caddenin, çevrenin, şehrin farklı perspektiften çekilmiş bir fotoğrafını veya çizilmiş bir resmini gördüğümüz zaman sanki bu yerleri ilk defa görüyormuş gibi etkileniriz. Hatta yıllarca içinde yaşadığımız mekânı yeniden keşfe başlarız. İşte yazarların ve şairlerin kaleminden Maraş’ı okumak da böyle bir şeydir. Akarsuları, yaylaları, mağaraları, dağları, mesire yerleri, ormanları, kaplıca ve içmeleri gibi doğal kaynak ve güzellikleriyle tarih boyunca insanları cezbeden doğası; kahramanı yedisinden yetmişine bütün halkından oluşan, özgürlüğün, vatanın, şerefin, namusun, bayrağın ana fikir olarak işlendiği, iyilerle kötülerin savaşını anlatan, mazlumların muzaffer olduğu ve dilden dile, telden tele aktarılarak derlenmeyi bekleyen bir destana benzeyen tarihiyle şiir gibi bir şehirdir Maraş ve onu anlatmak için en uygun anlatım tarzı da şiir olsa gerektir. Belki de bu şehrin şairler kenti olma özelliği buradan kaynaklanıyor. Kahramanmaraş üzerine yazılmış ve edebî değeri bulunan şiirleri araştırarak hazırladığım ve Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanan “Şairlerin Dilinden Kahramanmaraş” adlı eserdeki şiirleri tematik bakımından incelediğimizde Kahramanmaraş hakkında yazılan şiirlerin; Kahramanmaraş’ın doğal güzellikleri, Kahramanmaraş’ın sosyal hayatı ve Kahramanmaraş’ın Kurtuluş Mücadelesi temaları etrafında kümelendiğini görürüz.

DOĞAL GÜZELLİKLERİYLE MARAŞ

Maraş’ı doğal güzellikleri bakımından konu edinen şairlerin başında halk şairleri gelmektedir.  Ozanların piri Karacaoğlan; dağları, ovaları, yayları, çiçekleri, gölleri, nehirleri; Elif, Döne, Eşe … adlı güzelleriyle genelde Çukurova’yı, özelde Maraş’ı anlatır koşma ve semailerinde:

Ahır Dağı’ndan görün Maraş bağını

Engizek’te derler ilin çoğunu

Bayra’dan Bertiz’den Konur Dağı’nı

Göksün güzel derler ilin var dağlar

Maraş ve yöresine ait manzara Karacaoğlan’ın şiirlerinde gözlem ve duygularla birleşerek doyumsuz tablolar oluşturur:

Maraş’tan ötesi uzak bir yoldur,

Tatar Deresi’nde dizgini kaldır,

Öğle namazını Göksun’da kıldır.

Bu gece Göksun’da yatalım, atım.

Dadaloğlu yaşadığı dönemin siyasî hayatını da sezdiren dörtlüğünde Melik Ejder’i, Ahır Dağı’nı ve Ceyhan Köprüsünü stratejik önemiyle birlikte dile getirir:

Melik Ejder evliyalar yatağı

Ahir Dağı yaylamızın eteği

Bayazıtlı elimizin tuzağı

Cihan Köprüsü’nden bağlı yolumuz

Karacaoğlan geleneğini Cumhuriyet döneminde yaşatan şairlerimizden Âşık Mahzunî, doğup büyüdüğü toprakları özlemle yad etmektedir bir şiirinde:

Ovada yel güzel, dağlarda kar hoş

Bu ellerde âşık, bu elde yâr hoş

Güreşi turası düğünden sarhoş

Eşe, Fatma gelin gider küs gelir.

Maraş’ın özellikle endemik bitki ve fauna zenginliği şairlerin şiirlerine de yansır. Âşık Yener, bir şiirinde ilin bu özelliğini hatırlatır:

Dağlarında biter sümbül, kekikler

Yaylanda ötüşür meri keklikler

Ovanda uçuşur hem ibibikler

Kahramanmaraş’ım bin selam sana

Âşık Selami de ilin zengin tarımına vurgu yapar bir şiirinde:

Biberi var, dallarında kızarır

Çeltiği var sergenlerde bozarır

Her yöresi meyvelerle bezenir

Gül gülistan olur hali Maraş’ın

Maraş âşığı Dostozan, zengin su kaynaklarına vurgu yaparak Maraş’ı cennete benzetir:

Aksu’da çağlarım, Fırnız’da çağlar

Dört yanım yemyeşil, ormanlı dağlar

Yamaçları süsler bahçeler bağlar

Soğuk pınarların menbasıyım ben

Şair Arif Eren, “Her Mevsim Ayrı Güzelsin” adlı şiirinde;

Pınarbaşı’nın ulu çınarları altında

Unuttum mevsimin yaz olduğunu

Ne kadar susamış olsam da

Hep yudumlayarak içebildim suyunu

Mısralarıyla Evliya Çelebi’nin övgüsüne mazhar olan Pınarbaşı’nı anlatır.

Diğer şairlerimizin Maraş’ı konu alan şiirleri bütün olarak ele alındığında dağlardan Ahır Dağı, Engizek Dağı, Berit Dağı, Düldül Dağı, Binboğa Dağı; yaylalardan Başkonuş, Yavşan, Tekir, Kerhan, Bertiz; çiçeklerden nergis, çiğdem, kekik, sümbül, menekşe; akarsulardan Ceyhan, Aksu, Erkenez, Fırnız; kuşlardan turaç, güvercin; rüzgârlardan poyraz; tarihî mekân olarak Maraş Kalesi, Ceyhan Köprüsü, Eshab-Kehf; mesire yerleri olarak Pınarbaşı, Gumaşır Gölü, Yalnız Ardıç, Döngel Mağarası; bağlardan Kerhan, Göllü, Ağyar, Gafarlı, Kozludere, Kazma’nın şairlerin şiir gergefinde başlıca motif olarak kullanıldığını göçürürüz.

MARAŞ’IN SOSYAL HAYATINA DAİR ŞİİRLER

Kahramanmaraş’ın sosyal hayatını konu alan şiirlerde nostalji ağır basmaktadır. Bu şiirlerde Maraş’ın 30-40 yıl önceki hayatına dair derin bir özlem görülür. Geleneksel çocuk oyunlarından maserelerdeki pekmez çıkartma merasimine; karsambaç, bastık, pestil, samsa, sucuk gibi yerel tatlıların lezzetinden tarhana yapılırken yaşanan sosyal yardımlaşmaya; sinsin oynanan, güreş tutulan düğünlere yolculuk yapılırken damakta ve dimağda kalan hatıralar ön plana çıkartılmaktadır. Bu şiirlerde toplumun hafızasında derin yer etmiş olan ve hâlâ etkisini gördüğümüz göçebe hayatının pastoral yansımaları da görülür.

Erdem Bayazıt’ın, Rasim Özdenören’in, Nuri Pakdil’in nesirlerinde anlattığı Maraş’ı Cahit Zarifoğlu şiirlerinde dillendirir. Ancak Zarifoğlunun şiirlerinde Maraş ismi pek geçmez. Biz kelimelerden hareketle anlatılan mekân ve atmosferin Maraş’a ait olduğunu hissederiz:

Sen bulgur çuvalından peynir ceresinden

Nice yufka ekmeği külekten

Kış yemişini şireyi tahta sandıktan

Aç misafir sofralarını nişe kokularıyla

Çamaşırı bakır leğenlerde dengele

Taş mutfaklarda

Arınırken odun ateşiyle ısınan sağlam sularda.”

Mısralarında görüldüğü gibi Zarifoğlu Maraş’ın isim vermeksizin o dönemdeki sosyal hayatını yansıtır.

Divan Şairi Nadir Baba, Maraş’ın ünlü zahire hazırlığını yapamamaktan şikâyet eder bir gazelinde:

Niçün gamlanmayayım ben bu sene tarhanasız kaldım

Değil tarhana ki ancak sarımsaki, nanesiz kaldım

Dahi un dövme yoktur pek yaman bir hâle düş oldum

Asel yok sade rugan yok daha ayanesiz kaldım.

Hayati Vasfi Taşyürek’le başlayan

Beğenecek hâli tarif ederken

Arı sili, gökçek, “peh” derler bizde

Unutma e mi, der şehre giderken

Unutmam demezler “eh “ derler bizde

Dörtlüğünde olduğu gibi mahallî sözlük şiirlerini de Maraş’ın sosyal hayatı kapsamında değerlendirmek gerekir.

Ali Akbaş, Maraş’ın geleneksel el sanatlarından semerciliğin ve bakırcılığın çevresinde Maraşlının sosyal hayatını konu alan iki güzel şiir kaleme almıştır. Bakıra övgü adlı şiirin kahramanı Maraş’ta çok yaygın bir isim olan Ökkeş’tir. Ökkeş’in şahsında Maraş’ın bakırcılığı ve Maraş insanının duygu ve hayal yüklü iç dünyası anlatılır:

Ökkeş’in sırtında yamalı aba

Yanağı al, kaşı kartal kanadı

Gönlü tülden ince giyimi kaba

Ellerine baktım içim kanadı

Felek onu döne döne sınadı

Ökkeş sabah sabah bakır dövüyor

Bir bakır sinide güneş doğuyor

Bu sini evlere nasıl sığıyor.

“Şöhretler Terzihanesi” adlı şiirin kahramanı da yine Maraş’ta çok yaygın olan bir başka isim olan Ejder’dir. Ejder Usta, ahiliğin gereklerini yerine getiren, işini seven ve iş ciddiyeti olan Maraşlı zanaatçıyı temsil eder.

Sıcak yatağında uyumak varken

Açar dükkânını her sabah erken

Demirci, kömürcü, marangoz berber

Eski bedestende semerci Ejder

Dedim: Usta artık bırak şu işi

Yüzü gölgelendi çatıldı kaşı

Dedi: ahiliktir bizim töremiz

Kıyamete kadar yanar çıramız

Pirimiz ne demiş semer üstüne

“Ne güzel yakışır himâr üstüne”

İnci Okumuş da, Maraş’ın sosyal hayatında önemli bir yeri olan tarhananın yapılışı sırasında yaşanan tatlı heyecanı dile getirir “Adım Adım Maraş” adlı şiirinde:

Vakit gelir

Mahalleye yayılır firik kokusu

Şaptalar çığlar damlarda

Bir başkadır bu mevsim

Maraş’ın tazelenmiş dokusu

Kadınlar koşar damlara

Bir gece vakti çığ başlarında

Elden ele verilir topaçlar

Kalır mı uyku korkusu

Şevket Yücel, bu şehrin yetiştirdiği önemli yazar ve şairlerinden biridir. O bu şehrin içeriden bakan gözüdür. Şiir, hikâye ve denemelerinde bu şehrin ruhu ve havası sezilir. Orhan Veli, nasıl ki İstanbul’un Kapalı Çarşı’sını anlatmışsa, Şevket Yücel de Maraş’ın Kapalı Çarşı’sını dile getirir şiirinde:

Maraş’ta bir kapalı çarşı

Kapalı çarşıda renkler

Sıcacık gülüşlerle bir cümbüş içindeler

Kapalı çarşıda basmalar

Basmalarda leylak, sümbül, menekşe ve karanfil

Bakışları pembe, mavi, mor üstüne

Baktıkça gezdirirler sizi

Gezdirirler bahar bahar

Başkonuş’ta, Yavşan’da, Berit Dağlarında

Maraş’ın modern şehir ve sosyal hayatına ait şiirlerin yok denecek kadar az olması, araştırılmaya değer bir konudur.

Kahramanlığın Destanlaştığı Şehir

Kahramanmaraş üzerine yazılan şiirlerin büyük bir kısmını Maraş’ın millî mücadelede gösterdiği emsalsiz kahramanlık oluşturmaktadır. Sayısız roman, hikâye ve tiyatro eserine konu olabilecek Kahramanmaraş’ın istiklâl mücadelesi esnasında meydana gelen olaylar ve kahramanlıklar, şiir türünde de ifadesini bulmuştur.

Maraşlının özgürlüğüne düşkünlüğünü ve millî hassasiyetini, kaya gibi sarsılmaz imanını konu alan şiirleriyle Maraş üzerine en fazla şiir yazan şairlerden biri Hayati Vasfi Taşyürek’tir.

Maraş’ta bayrak aşkı, Maraşlıda hak aşkı

Hür olmak, insan olmak, esir olmamak aşkı

Halk şairlerimizden Âşık Yener’in de Maraş ve Maraş’ın kurtuluşu üzerine pek çok şiiri olduğunu belirtmek gerekir:

Meziyettir bizde gerçeği bulmak

Hep mertçe görünüp, hep öyle kalmak

Ne büyük mutluluk Maraşlı olmak

Kahramanmaraş’ım bin selam sana

Maraşlı şairler kadar Maraşlı olmayan şairler de Maraş üstüne etkili ve güzel şiirler yazmışlardır.

Arif Nihat Asya, Maraş’ı Türkiye’nin köşe taşı olarak nitelendirir:

Maraş Türkiye’min kalem kaşıdır,

Maraş Türkiye’min köşe taşıdır,

Maraş tarihleri inşa ettiren,

Koca Sinanların ustabaşıdır.

Destan şairi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu,  “Sütçü İmam” adlı uzun ve güzel destansı şiirini millî bir mesajla biter:

Sütçü İmam…

Alınlarımızı ağartan gurur

Bizi Maraş’tan alıp

Kahramanmaraş’a yükselten şuur

Şair Gülten Akın, “Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı”nda kentin kurtuluşunu aydınlık bir dille destanlaştırmıştır.  Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı, Maraş’ın destanını doğrudan millî mücadeleyle değil de en eski tarihinden başlatması bakımından diğer eserlerden farklılık gösterir.

Bir komogenim ben, dik başlı ve mağrur

Bin kez baş kaldırdım Doğu Roma’ya

Sonra Türkmen oldum Afşar boyundan

Moğol önünden kaçtım

Kaçtım Maraş’a düştüm

Eşinin vali yardımcılığı, kendisinin de avukatlık görevi yaptığı Maraş’ın sosyal ve kültürel hayatını yakından tanıma imkânı bulan Gülten Akın, eserinde yalnızca olayları hikâye etmekle kalmamış, olayın gerçekleştiği ortamı, kişilerin psikolojik durumlarını, sosyal şartları, gelenek görenekleri, inançları ve bilhassa da şehrin folklorik özelliklerini bir toplum bilimci gözüyle irdeleyip edebî anlatımın emrine vermiştir. Bu bakımdan eser, olayların yaşandığı dönemin sosyal hayatının aynası olma özelliğini taşımaktadır.

Denilebilir ki Maraşlının en güzel tanımı da bu eserde yapılmıştır:

“Adamın su gibi akanıdır Maraşlı”

Gülten Akın’ın başlattığı Maraş’ın modern manzum-destan denemesi sonraki şairler için de örnek teşkil etmiştir. Nitekim Nihat Yücel “Utku Türküleri”, Vadi Çiçekli “Bırakın Ağaçlar Beklesin Dağları”, İmran Kılıç “Kahramanmaraş Destanı”, Oğuz Paköz “İlk Çıngı İlk Çılgınlık” ve Nevzat Kırkpınar “Uzunoluk Destanı” adlı eserlerinde bu tarzı deneyerek Maraş’ın Kurtuluş mücadelesini manzum halde destanlaştırmışlardır.

Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin güçlü şairlerinden Halide Nusret Zorlutuna, 12 Şubat’ın ülke açısından önemini vurgular bir şiirinde:

Bu öyle bir tarih ki efsaneyi andırır

Destanlara mevzudur şandır 12 Şubat

Bir ülkeyi yeniden canlandıran büyük sır

Yurdumun damarında kandır 12 Şubat

Yurt ufuklarında ilk tandır 12 Şubat

Abdurrahim Karakoç, “Destanların En Soylusu On İki Şubat” adlı şiirinde,

Bir şehir … köy, oba, mahalle, çarşı

Çarpışır düzenli orduya karşı

Ve soylu bir destan kurtuluş marşı

Güneş, kurda kuşa selam götürür

Diyerek Maraş’ın şanlı mücadelesini alkışlar.

Bahaettin Karakoç,

Renk vermiş takvimlere 12 Şubat

Nurdan heykeller gibi geçer çetelerim

Başları burçların, bulutların üstünde

Üşüyeni yüreğimle örterim

Bir hürriyet kartalı Maraş var ede

Kanat çırpar doruklardan

Mısralarıyla zaferin gururunu müşahhaslaştırır.

Orhan Şaik Gökyay, “Maraş Türküsü” adlı şiiriyle modern bir ağıt yakar Maraş üstüne.

Uy Maraş sılaya nice varayım

Açılmaz kapılar alıp durayım,

Anamı bulamadım kimden sorayım

 

Uy Maraş Maraş da bu nasıl Maraş

Kara gözlerinde yaş bağrın taş

Dilaver Cebeci “Maraş Destanında Bayrak Olayı” adlı destansı şiirinde Maraş’ın kurtuluşunda millî ruhun önemine işaret eder:

Biz ki üç bin yıldır yurtsuz olmadık

Bayraksız, pusatsız, kurtsuz olmadık

Yıkılmazsa gökler, delinmezse yer

Türk oğlu yağıya boyun mu eğer?

Bayrağı dikmezsek eski yerine

Tanrı çıkarmasın bizi yarın

Süleyman Arif Emre ise Maraşlının imanî duyarlılığına vurgu yapıyor “Maraş” adlı şiirinde:

Bir hamaset destanı hak edildi bağrına

Dağların arslanları öldü iman uğruna

Ruhlarda bayraklaşan Allah için savaştır

Bu şehitler diyarı işte bu yer Maraş’tır

Behçet Kemal Çağlar, millî coşkuyu adeta meydanlara taşır “12 Şubat 1920’yi Anarken” adlı şiirinde:

Yarın kırk gün kırk gece sürecek şölenler

Geleceği görürler, geçmişini bilenler

Yarını anacaklar Maraş için ölenler

Maraşlı! Yum gözünü, alnından saçını çek

Bekle, şimdi şehidin biri ordan öpecek

Yavuz Bülent Bakiler, Maraşlıyı söylediği ağıt ve türkülerinden tanıdığını belirtiyor:

Bilmez miyim senin Maraşlı olduğunu

Söylediğin ağıt ve türkülerden

Sen getir ışığı bize her seher

Güneşin doğduğu yerden

Kahramanmaraş’ın Kurtuluş Mücadelesini ve kahramanlığını konu olan şiirlerde Sütçü İmam, Cuma Hutbesi ve Bayrak olayının büyük bir yer tuttuğu; millî mücadele kahramanı olarak en fazla Sütçü İmam’ın şahsında yoğunlaşıldığı, bunun yanı sıra Rıdvan Hoca, Aslan Bey, Muallim Hayrullah, Mıllış Nuri, Abdal Halil Ağa, Senem Ayşe, Çakmakçı Said ve Şehit Evliya’nın kahramanlıklarına sıkça yer verildiği, duygusal birlikteliğin din, özgürlük ve bayrak etrafında şekillendiği görülmektedir.

Faruk Nafiz Çamlıbel, ünlü “Han Duvarları”nı yazarken han duvarında yazılı bir şiir kurguluyor:

Garibim namıma Kerem diyorlar

Aslımı el almış harem diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben.

Gerçekte Maraşlı Şeyhoğlu isimli bir şair yaşamış mıdır, bilinmez. Fakat şair, kurguladığı ve gerçekte kendisinin yazdığını ifade ettiği bu şiire bir şair aramıştır. Âşık denilince, şair denilince aklına Maraş gelmiş ve Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış mahlasını kullanmıştır. Şair deyince akla Maraş’ın gelmesi elbette Maraş için onur verici bir durumdur.

Türk şiirinde Maraş elbette yukarıda anılan şiirlerle sınırlı değildir fakat bu şiirler edebî değeri yüksek olan ve ilk akla gelenlerdir. Bu şiirleri her okuyuşumuzda Maraş’ın zenginliklerini ve güzelliklerini yeniden keşfetmeye devam edeceğiz.

ÇAĞIMIZA YUNUS’UN PENCERESİNDEN BAKMAK

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı

Tüketim toplumunun sınır tanımaz ihtirası ve bu ihtirasın tetiklediği sahip olma içgüdüsünün hâkim olduğu günümüzde Yunus Emre’nin yukarıdaki mısrası çınlıyor kulaklarımda:

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı

Sanki Yunus Emre aramızda yaşıyor ve çağın hastalığına teşhis koyuyor.

Haçlı seferlerine karşı yorgun düşmüş, çağının en muhteris ordusuna sahip olan Moğolların ağır ve acı darbeleri altında talan olmuş, birliğini ve dirliğini kaybetmiş bir Selçuklu Devleti ve canı, malı, huzuru, emniyeti tehlikeye girmiş; açlığın, yoksulluğun, hüküm sürdüğü Anadolu Türk halkının var olma savaşı verdiği yıllardır Yunus’un bu mısraları söylediği dönem.

Ve insan sormadan edemiyor: Ey koca Yunus, sen hangi varlıkları, ne zenginlikleri gördün ki “bunca varlık var iken” diyebildin? İşte Yunus’un büyüklüğü buradan gelir. O, maddî açlığı, manevî toklukla gideren bir felsefenin sözcüsüdür. Gönlü zenginleştirmeden maddî varlıkların insanı doyuramayacağını, gerçek mutluluğun sevgiye sarılmak, yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek olduğunu anlatmıştır Türkçenin kudretiyle. Kuraklığın, sosyal çalkantıların ve geçimsizliklerin pençesinde mutsuz olan Anadolu halkı arasında, akılları aydınlatan, gönülleri nurlandıran hikmetli sözleriyle birlik, sevgi, barış ve adaletin sağlanmasında öncü olmuştur.

Tüketim Hastalığının Tedavisi Yunusça Sevmektir

Çağımız, teknoloji çağı. Bir yanda kapitalizmin göz boyayan, sahip olma duygusunu kamçılayan reklamları ve iştahı kabartan ürünleri, diğer yanda tüketim çılgınlığı içindeki insanlar… Her gün, her ay, her yıl yeni bir ihtiyacı karşılamanın hayaliyle çalışıyor, ama ihtiyaçlar bitmediği için mutlu olamıyoruz. Daha yeni telefon, daha yeni bilgisayar, daha yeni buzdolabı, daha geniş, daha konforlu daire, daha kaliteli giysi, daha çok yemek, daha, daha, daha….. Sonuç mu?

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı

Ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar çok mutlu oluruz, düşüncesinin insanları mutsuzluğa ittiğini bu mısralar kadar güzel anlatan ifade var mıdır? Yunus, çağlar ötesine hitap eden mesajını ibretlik örneklerle pekiştiriyor:

Sana ibret gerek ise gel göresin bu sinleri

Ger taş isen eriyesin bakıp görücek bunları

Şunlar ki çoktur malları gör nice oldu hâlleri

Sonucu bir gömlek giymiş onun da yoktur yenleri

Şükrü az bir dönemde yaşıyoruz. Şükretmediğimiz için de sahip olma duygusunun dayanılmaz ıstırabına, huzursuzluğa, yani gönül darlığına mahkûm oluyoruz. Nitekim şair Arif Eren de aynı kaygıyla çağını Yunus’a şikâyet eder:

“Seni mutlu yapan iç huzuruna

O denli muhtaç ki insanlar

Ha huzursuz insan, ha ışıksız fânus

Yürekler sevgisiz, beyinler boş

Kararmaya başladı ruhlar Yunus

Yunus Emre, kendine özgü eylem ve söylemiyle bir halk önderidir. Sıkıntılarla dolu bir çağda sadece kendi nefsinin sorunlarıyla ilgilenmemiş, kendisiyle birlikte toplumuyla da bir ödev bilinci içerisinde ilgilenmiş, onlara bu sorunlardan kurtuluş adına çözüm yolları göstermiştir. Onun şiirleri, eğer yararlanabilirsek değerler eğitiminin baş ucu metinleridir.

800 yıl öncesinde açlığa, yokluğa, kıtlığa karşı manevî zenginliği öne çıkartan Yunus Emre, güzel Türkçesiyle söylediği şiirlerle insanların gönüllerini zenginleştiriyordu. Ona göre, en büyük zenginlik sevgiydi, Allah’ın dostluğu idi; en büyük, en zengin saray, içinde sevgi olan gönüldü.

Ben gelmedim dava için benim işim sevi için

Dostun evi gönüldedir, gönüller yapmaya geldim

O, insanı bir meta hâline dönüştüren çağımıza karşılık, insanın varlık içindeki yüce değerini anlatmış, insanın bu değerin bilincine ulaşmasını sağlamaya çalışmıştır.

İnsan bu dünyada nasibi kadarını alır ve gider. Kimse dünyada kalıcı değildir. Asıl almamız ve vermemiz gereken sevgidir.

Sevelim, sevilelim bu dünya kimseye kalmaz

Ayvaz Gökdemir, çağ ve değerler sistemi ilişkisi üzerinde dururken “Bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler değer sistemlerini yeniden oluştururken bu oluşum içinde Yunus Emre’ye ve onu oluşturan kültüre bütün insanlığın ihtiyacı gittikçe önem kazanıyor. Bilgisayar ve robotlar dünyasında insanın unutulmamasının yolu insanın kendisini bilmesini esas alan, insanı yaratılmışların en yücesi ve evrenin özü olarak değerlendiren Yunus Emre’nin dünya görüşüdür. Gelecek çağın, insanı, amaç olmaktan çıkarıp araç haline getirmesini önlemenin yolu budur. Yunus Emre’yi ve onun düşünce dünyasını yeniden tanımalı, anlamalı ve bütün insanlığa anlatmalıyız.”

Ama nasıl anlatmalıyız?  Yunus’u çoğu zaman tasavvufi paradigmalarla anlatmaya çalışıyoruz. Oysa Yunus’un bir de bize, dışa yani topluma yansıyan yüzü vardır. Yunus Emre’yi bir asa, bir hırka, bir lokmayla yaşayan, dünya ile ilişkilerini kesmiş, sosyal değil bireysel yaşayan, cennet hayaliyle gece gündüz ibadet eden bir zahid, çilehaneye kapanmış bir mutasavvıf olarak değil; aksine insanın iç dünyasının ve sosyal hayatın huzuru için kılavuzluk yapmış bir bilge olarak tanıtmak Türk-İslâm kültürüyle yoğrularak evrensel değerleri oluşturmuş bir düşünür olarak ele almak daha doğru olur.

HAKİKATİ ŞEKİLDE DEĞİL ÖZDE ARAMAK

“Şeriat, tarikat yoldur varana / Hakikat, marifet andan içeri” diyen Yunus Emre, inandığı dini şekil olarak değil de muhteva, yani öz olarak ele alır.  Onu dinin zahirine bakan dindarlardan ayıran da bu özelliğidir:

Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil

Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil

Sevgi, hoşgörü, merhamet, şefkat, fedakârlık, edeb, erdem gibi değerleri yeni nesle aktarmak için Yunus Emre’nin şiirleri eşsiz bir hazinedir. Onun davası, insanlığın bütün kirlerini aşk ateşiyle temizlemek, bütün anlaşmazlıkları Bir’de, Birlik’te çözmektir.

Ben gelmedim dava için benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim

diyerek dava için gelmediğini, bir davasının olmadığını söylüyorsa da “Benim işim sevgi için/Gönüller yapmaya geldim” mısralarıyla gerçekte tüm insanlığı kucaklayan büyük bir davaya sarıldığını ifade ediyor: Sevmek ve sevilmek davası. Nitekim, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçek manada iman etmiş olamazsınız” hadisi de sevmeyi emretmektedir. Yunus, bu güzel davayı, kelamın güzeli olan şiirle söylemeye kendini memur edinmiştir:

Sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni

Gönül Çalab’ın Tahtıdır

Sevgi, gönülde tecelli eder. Gönül¸ Allah’ın nazar ettiği bir yerdir. Yere göğe sığmayan Allah¸ kulunun gönlüne sığmıştır. Bunun için Yunus gönlü hayatın merkezi olarak ele alır ve şiirlerinde gönül kazanmayı, gönle girmeyi teşvik eder.

Devşir kazan ye yedir bir gönül ele getir

Yüz Kâbe’den üstündür bir gönül ziyareti

mısralarıyla gönle girmenin, gönül kazanmanın Kâbe’yi ziyaret etmekten üstün olduğunu belirtir. Bir başka şiirinde de bu iddiasını sürdürür:

Gönül mü yeğ, Kâ’be mi yeğ söyle bana aklı eren

Gönül yeğdir zira kim gönüldedir dost durağı

İnsan, gönlünde aşk olduğu zaman güzeldir ve çevresini güzelleştirir. İnsanın ve kâinatın yaratılış sebebi de aşk değil midir?

Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalab baktı

İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise

O halde gönül yıkanlar her iki dünyada da bedbahttır. Yunus, gönül yıkmanın kötülüğünü çeşitli örneklerle anlatmaya çalışır:

Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil

mısralarıyla fert ve toplumlar arasında ayrım yapılmamasını, eğer bu yüzden gönül yıkanlar olursa kıldıkları namazların boşuna olacağını belirtir. Yetmiş iki millete aynı göz ile bakmayı gerektiren derin hoşgörünün arkasında “Yaradılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü” anlayışı vardır. Bu anlayış tüm sorunları, sıkıntıları aşmanın yol haritasıdır. Bu anlayışı, içinde yaşadığımız toplumdan başlayarak dünyaya hâkim kılabilirsek işte o zaman senlik benlik kavgasına son verebiliriz.

Yunus Emre,

Şeyh ü danişmend ü fakı gönül yapan bulur Hakk’ı

Sen bir gönül yıktın ise gerekse var yüz yıl oku

mısralarıyla ilimle gönül arasında ilgi kurar ve gönül yıkan âlimlerin ilim için harcadıkları zamanın nafile olacağını belirtir. Çünkü ilim bir amaç değil, insanın mutluluğu, huzuru ve gerçeği bulmak için bir araçtır. Bir başka şiirinde,

Ak sakallı hoca bilmez hâli nice

Emek vermesin Hac’ca bir gönül yıkar ise

diyerek bir gönül yıkan kimsenin yapmış olduğu Haccın bir faydasının olamayacağını belirtir.

Huzur Başarı ve Mutluluğun Anahtarı Sözdür

Yunus, “Gönül neyi sever ise dil onu şerh eder” sözüyle gönül ile dil arasında bir münasebet kurar. Ya gönülde sevgi yoksa:

Taş gönülde ne biter dilinde ağu  tüter

Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer

Demek ki söz, gönlün aynasıdır.

Halk arasında bir deyim vardır: Birisi bir sözü dolaylı yollardan, gereksiz sözlerle uzatarak söylediği zaman o kişiye “Edebiyat yapma” denir. Bu deyim çok yanlıştır. Çünkü edebiyat yapmak, duygu ve düşünceyi az, öz, yerinde, zamanında, etkili ve güzel ifade etme sanatıdır. Yunus bu gerçeği veciz bir ifadeyle dile getirir:

Az söz erin yüküdür, çok söz hayvan yüküdür

Bilene bu söz yeter, sende cevher var ise

Yunus Emre, dilin gönlün anahtarı olduğu gibi insanın yaşadığı toplumda statüsünü belirleyen, hayatta başarılı ya da başarısız olmasına vesile olan aracın da dil olduğunu anlatır bize.

Sözünü bilen kişinin yüzünü ak ede bir söz

Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz

Kişi bile söz demini demeye sözün kemini

İki cihan cehennemini sekiz uçmağ  ede bir söz

mısralarıyla sözün yerinde, zamanında ve bilerek söylenmesini ister.

“Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir” atasözü de Yunus’un şu mısralarına dayanır:

Söz ola kese savaşı söz ola kestire başı

Söz ola ağulu aşı bal ise yağ ede bir söz

Yunus,

Söz var kılar kaygıyı şad  söz var kılar bilişi  yad

Eğer horluk, eğer izzet her kişiye sözden gelir

diyerek sert, kırıcı, kavgayı teşvik edici sözler söylenmemesini; nazik, gönül yapıcı, gönül alıcı, barışçıl sözler söylenmesini ister. Bu mısralar günümüz insanının kulağında küpe olsa çatışmanın yerini barış, öfkenin yerini sevgi alırdı.

Yine “Sözünü bil, pişir; ağzını der devşir” atasözü de Yunus’un,

Sözlerini bişirgil yaramazını şeşürgil

Sözün usıla  düşürgil dimegil çağ  ede bir söz

Mısralarından neşet etmiş olsa gerek.

Bir kişiye söyle sözü kim mânâdan haberi var

mısraıyla da “sözü söyle alana, kulağında kalana” atasözüyle özdeş olarak sözü güzel söylemenin yanında anlayana, dinleyene, sözün manasını bilenlere hitap edilmesini tavsiye eder.

Çağımızın penceresinden Yunus Emre’ye baktığımız zaman onun hiç pörsümemiş, rengi atmamış, değeri azalmamış bir Türkmen kilimi gibi gönlümüzü ve aklımızı aydınlattığını; günümüz insanının en çok ihtiyacı olan huzur, şükür, sevgi, hoşgörü, iletişim gibi insani değerler konusunda bir güneş gibi kaynaklık ve kılavuzluk yaptığını görürüz.

Özümüz Yunus olsun

Sözümüz Yunus olsun

Hak’tan gayrısın görmeye

Gözümüz Yunus olsun

Diyerek Yunus’u rahmetle anıyor; tüm insanların onun felsefesinden nasiplenmesini diliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir