SIDDIK DEMİR KİMDİR?

1959 yılında Afşin’imizin Tanır mahallesinde doğmuşum. Ailem Dağlıca mahallesinden gelerek Tanır’a yerleşmiş. Tanır mahallesi sakinleri nezdinde hep Dağlıcalı olarak biliniriz.  Sülalemize Demircilik mesleğinden ötürü ‘Demirciler’ denir, öyle bilinir. Uzun dönem Tanır Mahallesi’nde demircilik mesleği icra eden ailem bu mesleğin revaçtan kalkması üzerine önemli bir kısmı Osmaniye’ye göç ederek hayata oradan tutunurlar.

İlk öğretim okulunu Tanır Mahallesi’nde tamamladım. Liseyi yukarıda bahsettiğim zorunlu nedenle Osmaniye Atatürk Lisesinde okudum. Edebiyat bölümü mezunu olmama rağmen o dönemde Milli Eğitim Bakanlığına bağlı gerek sınıf gerekse branş öğretmeni yetiştiren Eğitim Enstitüsü Fen bölümüne girdim. Merhum şairimiz Hayati Vasfi Taşyürek’in dediği gibi “Kazanın inisiyatifine bağlı; bulguru az korsan çorba, orta halli olursa cıvıklama, çok kaçırırsan pilav olur” hükmü ne yazık ki eğitim politikamıza en iyi misal teşkil eder. Girmiş olduğum okulun son sınıfında Eylül ihtilali oldu. Öğrenci liderliği görevi yaptığım için bir müddet ceza evinde zorunlu ikamete mecbur edildim. İyi de oldu, bari kendi durumumuzu ve ülke gerçeklerini yeniden sorgulamamıza vesile oldu. Bazı derslerin final imtihanlarına elleri kelepçeli olarak asker refakatinde girerek mezuniyeti hak ettik elhamdülillah.

İlk görev yerim Kırşehir Lisesi olmuştur. Uzun dönem lise ve dengi okullarda öğretmenliğin yanında Gazi Üniversitesi’ne bağlı Kırşehir Eğitim Yüksekokulunda Kimya Öğretmenliği yaptım. Gazi Üniversitesi Kimya Bölümünde Lisans tamamlama programı neticesinde bu görevi ifa ettim. Bilahare bakanlık değiştirerek Sağlık Bakanlığına geçtim. Sağlık Meslek Liselerinde aynı görevi yapmanın yanında Elmadağ Sağlık Meslek Lisesi müdürlüğü görevini uzun müddet yürüttüm.

Başkentimizde bulunan birtakım kültür mahfillerinde bulundum. Zamanla idarecilik görevimiz de oldu. Şairler Yazarlar Derneği, İnsan ve Kültür Derneği, Selçuklu Sosyal Yardımlaşma Derneği gibi kuruluşların yönetim kurulunda veya genel başkan yardımcılıkları yaptım. Üniversite yıllarında da öğrenci liderliği gibi alanlarda tecrübeli olmam sosyal inkişafımıza zemin hazırlamıştır.

Okul müdürlüğü görevi ifa ederken okul adına kültürel bir etkinlik “Yeni Nefes” adını koyduğumuz bir dergi çıkardık. Okulum adına derginin sahibi bendim. İlk sayıdan itibaren kendi yöremin şair ve yazarlarında birilerini dergiye alma ihtiyacı hissettim. Küçüklükten beri Tanır mahallesinde, köy odalarında şiirleri söylenen Derdiçok aklıma geldi. Onun şiirlerinden bazılarını yayımladım.

İlk altı sayıdan itibaren “Yeni Nefes” dergisi idari soruşturma geçirdi ve ben de okul müdürlüğünden alındım. Çok zordu dergicilik. Çıkardığımız bu yayın, bütün ülkedeki okullara dağıtılıyordu. Kendi imkânlarımızla ve esnafın yardımıyla çıkan bu yayın kendi alanında bir ilk olduğu için hasımların oluşması gecikmedi.  Mükâfat beklerken cezalandırılmış olduk. Dönemin genel müdürü bağlı bulunduğu yüksek makamlara dergiyi göstererek “Biz genel müdürlük olarak bile böyle bir dergiyi çıkarmamız mümkün değil. Bir okul müdürümüz bunu nasıl yapar, bunun arkasında dış güçler olabilir” gibi hezeyanda bulunur. Netice malum…

Derdiçok’un şiirlerinin orjinallerini bir öğretmenim vasıtası ile Maraş’ta ikamet eden merhum Ali Sait Emirmahmutoğlu’nun hazinesinde aldırdım. Milli Kütüphane’nin “Cönk” denilen dönemin demirbaş kayıtlarına ilavelerin yanında ilçemiz ve çevresinde yaşayan hafızaları güçlü bilge kişilerden de istifade ederek topladığım şiirleri “Afşinli Derdiçok” adıyla yayımladım. Mezarı Tanır’da olduğu için Afşinli dedim. Bu kitap şu an Milli Kütüphanelerde ilgilenenlerin hizmetine sunulmuştur.

İlk kitabımız Derdiçok’a ilaveten, ilçemiz Afşin’in efsane şahsiyetlerinden Dirgen Ali’yi romanlaştırdım. Dirgen Ali olayının iç yüzünü belgesel bir yöntemle, çağdaş islam alimi Menzoğlu Ahmet Efendi ile beraber işledim.

Arzum; elim bir faciayla son bulan bir tarihi yeniden yeşertmek yerine kimseyi incitmeden bu olayla beraber evrensel mesajlar vererek bir taraftan birliğimiz, dirliğimiz adına, diğer taraftan da bu olayla beraber yöremizin kültür değerlerini işlemek ve kültürel sınırları genişleterek Afşin’imize hizmet etmektir. Dirgen Ali kitabımızda Milli Kütüphaneye girmiştir. Gazeteci Ömer Lütfü Mete ağabeyin aramızdan ansızın ayrılması ‘Dirgen Ali’ senaryosunun görsel medyaya aktarımını akabete uğratmıştır.

Fikri ve edebi yazılarımdan oluşan “Gündemden Kesitler” adında bir deneme kitabımız Dirgen Ali romanını takiben çıkmıştır. Bu kitaptaki makalelerimin büyük çoğunluğu Ulusal yayın yapan “Gündüz” isimli gazetede haftada iki gün kendi köşemde yazılan makallelerdir. Yaklaşık bir yıl köşe yazarlığından sonra yazarlık denilen mesleğin birtakım inceliklerini de öğrenmiş oldum.

Afşinli olmanın gururu; Afşin ve civarındaki kültürel kotlarımızı yazılı hale getirerek önce yöre insanımızın, bilahare sınırları aşarak daha geniş kesimlere duyurabilme ülküsü kazandırdı. Bu iştiyakla başka değerlerimize yönelme arzusu hâsıl oldu. Bu duygu, bağlılık duygusu, yetişmiş aydınlarının meyveli ağaca benzemesi, daha ziyade hiçbir şey beklemeden en azından kendini tatmin etme tadı lezzeti tarif edilemez.

Derken Merhum Ali Afşaroğlu hemşerimin “Ashab-ı Kehf” isimli araştırmasına ilaveten Prof. Dr. Faruk Sümer’in bu konuyla ilgili kitabından hareketle Ashab-ı Kehf yiğitlerinin hayatlarını belgesel bir anlamda romanlaştırmaya koyuldum.  Ülkemizdeki yerlerin yanısıra Amman,  Şam ziyaretleriyle araştırmamı genişlettim. Malumdur ki  İranlılar her biri kırk beş dakikadan oluşan tam on dört adet CD’den oluşan başarılı prodüksiyonu Ürdün’de çekmişler.

Ankara Etimesgut ilçesinde bulunan Papaz Damiel’le de bağlantı kurarak, onların bu olaya bakış açıları konusunda kanaat oluşturdum. Elbette ki ilk ve tek değişmeyen kaynak “KEHF” suresindeki on sekiz ayet mihenk taşımız olmuştur. Derken “En Uzun Gün” adı altında Eshab-ı Kehf romanı ortaya çıkmış oldu. İşte bir kültür adamının kendi doğup bulunduğu yörenin kültürüne bu şekilde hizmeti önemli bir görevdir. En büyük milliyetçilik bence bu alanda yapılan hizmetle olur. Takdir edilir veya edilmez. Dünyalarını değiştirdikleri halde halen bütün haşmetleriyle yaşayan bir Derdiçok, bir Hayati Vasfi Taşyürek, bir Mahzuni Şerif gibi değerler abı hayat suyunu içmiş gibi değiller mi?

Ne yazık ki her gün yurdun değişik yörelerinde Eshab-ı Kehf külliyesine gelen onlarca insanımıza bu zatlarla ilgili tek sayfalık bilgilendirme amacıyla bile istifadelerine sunulan yazılı bir broşür, risale veya kitap orada bulamazsınız. Yerel yöneticilerin ve devlet faktörünün bu işe el atması bu kadar zor mu? Oportünist bir siyaset, Makyavellist bir mantık, dünyevileşmiş bir Müslüman… Kaht-ı rical eksikliği vesselam deyip geçelim.

Afşin ve civarında yaşanmış olaylardan oluşan on adet hikâyeden ibaret “Şahan” adındaki bir kitabımızla da ilçemiz merkezli anlatımla noktayı koyar mıyız şimdilik bilmiyorum. Afşin’nin Beyceğiz Mahallesi’nde geçen çarpıcı bir aşk hikâyesiyle okuyucular; bir Ferhat-Şirin, bir Telli Senem-Yazıcıoğlu Osman’ı aratmayacak gerçek bir sevda hikâyesini Şahan’da göreceklerdir. İlçemizin sorumlu yetkilileri sorumluluklarının idrakine vardıkları vakit bu da olur inşallah…

Afşin’li Derdiçok, Dirgen Ali, En Uzun Gün ve Şahan adındaki dört adet çalışmamız tamamen Afşin’imizin değerlerini konu alır.  Afşin merkezli bu değerlerin  mesajı bütün ülke insanına yöneliktir.

Bu dört adet kitabımız her Afşinlinin kütüphanesine girmese de, bütün okulların kütüphanelerine, bütün yazar çizer öğretmenlerin bilgisine, idrakine, kamu idarecilerinin sosyal ve kültürel etkinliklerine konu olmalıdır. İnsanlarımız bu konuda bilinçlendirilmelidir ki ilçemizin kültürel sınırları fersah fersah genişlesin.

“Ol mailer ki derya içredur da derya yı bilmezler” der Şair Şeyh Galib. Yani Balıklar denizde yaşadıkları halde suyu bilmezler. Ama insan öyle olmamalıdır. Yaşadığı yerin kıymeti, idrak edilirse artar. Değerler manzumesinin gürleşmesi için dünyevileşmede nispeten kurtulmamız gerekir. İnsana metafizik bir takım ürpertilerle bazen öteler görünür ya, erken yaşlarda da bu süreyi kısaltmak için uyarıcılara çok büyük iş düşer.

İşte Ankara’mızın gerçek sahipleri olan başak insanların konu edildiği ve alanında bu evsafta tek olan “Ankara Gönül Erleri” adında kitabımızla Afşin’imizden biraz uzaklaşmış bulundum. Bir Hacı Bayram Veli, bir Ali Semerkandi, bir Ayaşi, bir Taceddin Veli, bir Hüseyin Gazi ile dünün, bir Galip Kuşçuoğlu, bir Arvasi, bir Derman hoca, bir Yardımedici, bir Asım Köksal ve bir İbrahim Ethem ile bugünün sahiplerinin himmetleriyle Başkentimizin tanınmasına da katkı sağlamış bulunmaktayız. Mevla’m devamını nasip etsin.

Evet “Ankara Gönül Erleri” kitabımızdaki ölümsüz insanları tanımadan, Ankara’da onlarca sene ikamet etmişsin neye yarar. Bu şehirde hiç yaşamamışsın demektir. İşte bu anlamda başvurulacak yegâne eserdir “Ankara Gönül Erleri” kitabıdır.

Sekizinci kitabımızda fikri yazılardan oluşmuş olup “Duyarlı Gezintiler” adında çıkmıştır. Elimizde yeni bir roman çalışması bulunmaktadır, İnşallah muvaffak oluruz.

İnsanı robotlardan ayıran özelliklerden en önemlisi hissiyattır. Makineleşmek istiyorum diye şiir yazanlardan dahi kuvvetle bulunan duygusallık, insanı insan yapar. Yazar- çizer, düşünce adamları duygu anlamında bir çağlayan, bir bora ve bir fırtına olabildikleri için yazar- çizer olurlar.

Peygamberimize izafeten söylenen “Gulub-u Şuara Hazinetullah” sözü söylenmek istenilenin bu anlamda en güzel sözdür. Mealen; şairlerin gönülleri, yani duyguları yani hissiyatları derya gibidir, söyledikçe coşar, çoğalır.  Mesele “Sadizm” de bir duygudur, bir hissiyat dır ama Rahmani değil. İşkence etmekten, kan akıtmaktan zevk alan duygu. Fransız yazar Alexsandr Sadizm’in seçtiği yol olup adına izafeten bu akıma “Sadizm” denir ki işledikleri tema tamamen şeytani hissiyattır.

İnsan Ahsen-i Takvim üzere yaratılmıştır. Doğuşta kereste, yani odun gibidir. Zamanla olgunlaşır ve belli bir şekle girer. Aldığı eğitim onun kalıbıdır. Fıtrata uygun bir eğitim ile her geçen gün kâmilledir. Olgunluğun ölçüsü yoktur. Okumak en önemli unsurdur. Kişinin kendini yetiştirmesi aydınlık bir dünyanın gidişatına katkı sağlamış olur ki bunun önemli göstergesi yazar, çizer şairlerdir. Şairler daha çok kırsal kesim veya tarım toplumlarının içinde çıkar. Şehirleşmiş toplumlarda evrensel mesajların dili nesir yazılardır. Yani roman, hikâye ve diğer çalışmalar gibi. Özellikle şehir toplumu mimarları yazarlardır. Bir makalenin ortaya çıkması, için onlarca kitap okunur. Okumadan yazılan yazılar eskiler bilir  “Asker Mektubu” gibi kıymeti harbiyesi olmayan gayretlerden olur. ”Habibim de ki hiç bilenle bilmeyen bir olur mu ?“ kutlu sözde de açık seçik okumanın bilgiye ulaşmanın fazileti anlatılır. Bu işler öyle durup dururken tıpkı irticalen şiir söyleyen şairlerin durumu gibi olmaz. Aydınlanmak için okumak, gezmek, görmek şarttır. Eğer ortaya bir ürün konmak isteniyorsa öyle üç beş sene değil belki on ve katları zamanda okumak gerekir.  Bu vetirenin sonunda, yani taşma noktasındayken yazmaya başlamak, en doğru olanı budur. Yazar, iddiası olan insan demektir. Mesajlarını sunduğu toplumu evirmek istiyorsa onun değerlerine saygılı bir dil, bir üslup kullanmak zorundadır. Özellikle ana sütü gibi ak ve helal olan dilini bozmadan, güzelim Türkçemize zarar vermeden, yaşayan Türkçemizi yaşatmalıdır ki amaç hâsıl olsun. İşte yazar ile okuyucu arasındaki en hassas ilişki budur. Onu jakobence hırpalamak,  zorla birtakım Marksis terminolojinin kulu kölesi yapmaya zorlamak, ona en büyük hakarettir. Kutsal olan insandır. Onu aşan hiçbir kutsiyet yoktur. Her düşünen insanın yolu ona çıkmalıdır. Hareket noktası ve bitiş noktası ona varmayanlar yazar-çizer hüviyeti olsa dahi gerçek anlamda yardıma ihtiyacı olan fukaralardandır. İşte iyi bir yazar olmanın kriterlerinden bazılarını kendi zaviyem de ifade etmeye çalıştım.  Bendeniz bu kriterler üzere olmayı düstur kabul ederek karınca kaderince irfan hayatımıza katkıda bulunmayı arzuluyorum. İnşallah muvaffak olurum.

Mehmet Gören kardeşimiz bu işin esprisini anlayan bir hemşerimizdir. Kendisi bu yolda istidadı olan biridir. Bana yönelttiği soruların tamamı ve hatta yöneltmedikleri birtakım konularda meramımı sunmuşumdur. Az lafımız çok, yanlış tespitlerimizi de hoşgörü zaviyesinde değerlendirerek çalışmasına katkı sağlamak benim için onurdur. Bu fırsatı lütfedip duygularıma tercüman oldukları için de kendisine teşekkür ederim.

Sıddık Demir’in yayımlanmış eserleri: Afşinli Derdiçok, Gündemden Kesitler, Ankara Gönül Erleri, Dirgen Ali, En Uzun Gün, Duyarlı Gezintiler, (Şahan Piri Galibi adlı kitabı basım aşamasındadır).

DEMİRCİ HALİL

Erzurum’un merkezine bağlı bir kasabada yaklaşık yüze yakın çeşitli rütbede askerlerden oluşan bir karakol. Şuna askeri bir birlikte diyebiliriz. Karakol komutanı  Kahramanmaraş- Elbistan nüfusuna kayıtlı genç yaşta biri. Birliğine kısa dönem askerlik görevini ifa etmek için  Afşin-Dağlıcalı İnşaat Mühendisi Emre Gülbey adında bir asker gelir. Bir aylık olan acemi birliğinde eğitimden geçtikten sonra  geri kalan dört aylık mecburi hizmeti için bu kasabadaki birliğe gelen Gülbey:

Hemşericiliğin yanında ılımlı, uyumlu görgülü bir kişilik yansıttığı için komutanının gözüne çoktan girmiştir bile. Resmi görevinin dışında, arkadaştan da öte, aynı toprağın insanları olması, ayrı bir ilişkiler yumağının gelişmesine neden olur. Gülbey burada geçirmesi gereken zamanın en güzel bir şekilde geçtiğini daha sonraki hayatında sitayiş bahsedecektir hep. Bir gün;

Komutanının babası oğlunu ziyaret için Erzurum’daki birliğe kadar gelir. Oğlunun makam odasına geldiğinde Gülbey’le tanışır. Adamcağız olgun yaşta,  görmüş geçirmiş biri. Elbistan- Afşin Ovası’ndaki her dağın, her tepenin hatıralarıyla beraber, tarihe mal olmuş kişilerinin, durumlarının farkında olarak yaşamışa benzer görünmektedir.

Oğlunun dışında aynı toprağın bir neferi ile diyarı gurbette karşılaşması, derinine sohbet etmesine vesile olur. “Evladım hangi köydensin?” sorusuna “Maravuz’luyum amca.” cevabını alması üzerine adamcağız  “Senin yaşın küçük, biz biliriz, o köyde bir Demirci Halil adında yiğit, misafirperver, gölgesine sığınılır, çevresindeki alimlere oldukça düşkün, geleni gideni, yiyeni içeni hat safhada bir muhterem zat vardı. Ben küçüktüm ama babamla olan birtakım hatıraları nakledilirdi bizim evlerde. Böyle birini hiç duydun mu?” dediği vakit Gülbey: “Amcacığım bahsettiğin kişiyi fiziki olarak tanımam. Ben doğmadan çok önceleri rahmeti rahmana kavuşmuş. Ancak şunu hemen ifade edeyim; Demirci Halil dediğiniz zat benim dedemdir. Bize köyde Demirciler derler. Benim soyadım da Demir’dir. Şu anda inanılmaz bir duygunun içine ittin beni. Evet, bende babamdan işittiğim kadarıyla bölgemizin kültürüne yabancı değilim. İstersen gerek Dedemle ilgili gerekse diğer güzelliklerimizle ilgili sohbet edebiliriz.

Adamın gözleri parlar. Yüzünde ki olumlu ifade ile ağzının silüetine yayılması uzun müddet devam eder.

Bahtiyar olurum evladım diyerek kendi kendine: “Şu Allah’ın işine bak, oğlumu ziyarete geldiğim vakitlerde ayaküstü uğrar hemen dönerdim. Ama şu an itibariyle bende hep hayranlık uyandıran koç gibi bir adamın torunu ile sohbet etmek elzem oldu” diyerek ayaküstü olan bu tanışma faslını bırakarak kendine gösterilen koltuğa yayılır.

“Gülbey evladım, bir baba olarak komutanının adına inisiyatif kullanmak yapmış olduğum iş değildi. Ancak yarın Elbistan’a döneceğim. Onun için sen şu işlerini bir kenara bırak da şöyle karşıma otur lütfen,  sohbet etmek isterim. Eğer bir mahsuru yoksa evladım” diyerek Gülbey’in de karşısına oturmasını sağlar. Bu konuşmalara şahit olan Komutan oğul; “Ne demek babacığım, siz sohbetinize devam edin. Kimse sizi rahatsız etmez. Güya beni görmeye geldin ama iki laf edemedik. Anlaşılan toprağın hatıraları seni aldı götürdü. Ben geç geleceğini evdekilere bildiririm. Sen müsterih ol babacığım.” diyerek makamının dışına çıkarken, “Her on dakikada bir çaylarını ihmal etmeyesin.” diye nöbetçi askeri uyararak başka işlerine döner. Baş başa kalırlar.

Gülbey, sohbete bir yerden başlanması gerektiğinin farkında olarak, sükûtunu bozmadan Adam: “Seni dinliyorum evladım. İşe ailenizden başlayabilirsin” uyarısıyla Gülbey bildiği kadarıyla anlatmaya başlar.

Bizim sülalemizin nihai dayandığı yer İran Horosan’ı imiş. Öyle söyler babam. Söyleyeceklerimi babamdan duyduğum kadarıyla nakledeceğim. Bu anlamda benim özel bir araştırmam yok. Büyük büyük dedemiz Kara Memet, Kayseri-Pınarbaşı’nda kısa bir süre ikametten sonra  bugün bildiğiniz Afşin’in Maravuz köyüne yerleşir. Malumunuz sonradan köyümüzün adı “Dağlıca” olarak değiştirilmiştir. Kara Memet Dede elinden ve dilinden maharetli olduğu için kısa sürede köyün demircisi olur. Kendinden sonra bu mesleği oğlu Mustafa devam ettirir. Böylece sülalenin adı ‘Demirciler’ olarak bilinir. İşte sizin adını duyduğunuz Demirci Halil, Mustafa Dedenin dört oğlundan ikincisidir. Ağabeyi Memet Yemen’de askerlik yaparken şehit düşer. Adı küçük kardeşe verilir ki ismi yaşasın diye. Halil dedemizin iki tane de kız kardeşi vardır. Sarızın Büyük Söbeçimen köyünde dayıları vardır. Baba ve ana tarafları Avşar Türkmenlerindendir.

Halil Dede ile ilgili birbiriyle bağlı olmayan bazı anekdotlar aktarmak isterim. Kendisi uzun dönem muhtarlıkta yapmıştır. Döneminde köyün Aksaçlıları diyebileceğimiz Kalenderler kabilesinden Haşim Ağa, Kasımlardan Mustafa, Keşirlik denilen bölgede Karapalta, Öksüzlerden Kel Bayram, Yakuplardan Kör Omarın Memet, Hoca Derviş, Velikalerde Ali Çavuş, Köselerde Ali Kağ, Topaktaş mezrasında Abidin, Dervişler kabilesinde Bekir, Kırlarda Feramiz başta olmak üzere, ileri gelenler nezdinde Demirci Halil’in ve Haşim Ağa’nın yerleri bir başkaymış.

Demircinin meclisinde, zaman zaman köy dışında, yani Elbistan-Afşin-Sarız yöresinden seçkin insanlarda bulunurmuş. Bunlardan Afşin’de Menzoğlu Ahmet adında yörenin en büyün alimlerinden biriyle, Sarızlı Bakı Hoca namıyla tanınan büyük bir zat, sık sık uğrayarak uzun süre sohbet ederlermiş. O dönem için iki türlü geçim şekli varmış. Biri tarım yani çiftçilik, diğeri ise zenaatmış. Dedemin babası Mustafa, Demirci olduğu için ölünce tezgâhın başına Halil Dede, büyük oğul statüsüyle geçmiş. Zenaat sahibi olmak önemli bir maharet olduğu için, zenaatı olanlar, icra etikleri müddetçe o günün şartlarında geçimi en iyi olanlardanmış. Sürekli ihtiyaç duyulan bir meslek mensubu oldukları için köyün hali vakti yerinde olanların ilk sırasına giriyorlarmış. Halil dedenin de bunca masrafları ancak öyle karşılanırdı herhalde. Hani derler ya “Sefaletten asalet olmaz.” bu laf çok doğrudur. Geleni gideni, yiyeni içeni ağırlayıp memnun edemezsen, kuru gürültüyle işler yürür mü? Bu kadar sevilip sayılabilir ve sözün kanun gibi geçerli olur mu?

Mesela; köylüsünde biri, sizin Elbistan’da bir esnafı dolandırır. Esnaf bir türlü bu zata ulaşamaz. Sonunda dükkânını kapatarak bu adamın köyü olan dedemin köyüne gelir. Mağduriyetini, gördüğü, karşılaştığı her köylüye anlatarak borcu olan kişiye ulaşmak ister. Adamı bulamaz, çünkü adam haberdar edildiği için sürekli yer değiştirir. Derler ki: “Bu böyle olmaz Demirci Halil’e git derdini ona anlat.”

Demircinin huzuruna çıkar ve derdini anlatır. Kaç lira borcunun olduğunu öğrenen Demirci, elini cebine atarak adamın alacağı olan parayı öder ve der ki; “Sen benim misafirimsin. Bir densiz sana yanlış yapmış. Bu köylüm adına senden özür diliyorum ve borcu olan alacağını ödedim. Var git kardeşim. Birazdan bu sahtekâr köylüme haber salacağım. Görelim bakalım borcunu nasıl ödemez” diyerek adamı yolcu eder.

Sonra parayı alabilmiş mi sorusuna Gülbey; Ne demek amca, bir gün sonra o adamın kendisinin içinde olmadığı aile efratlarından bir grup, özür yazırla huzura gelerek ödemeyi yaparlar. Esas borç sahibi malum kişi ise Demirci’nin meclisine bir daha uğrayamaz.

Halil dedemin üç hanımı varmış. İlk hanımı Kalenderlerden Sivri Bekir’in kızıymış. Demirci dede bu kızı kaçırarak evlenmiş. Büyük çocukları bu hanımdan olup Kalenderlerin yeğenleri oluyorlar. O zaman babası Mustafa Dede hayatta olup bayağı zenginmiş. Kalenderler sayısal anlamda büyük bir kabile olduğundan Dedemin birkaç sürüsünü kendi kapılarına çekerler. O zaman itibariyle bir sürü en az 150-200 arası koyun-keçiden oluşurmuş. Başlık parası olarak buna göz yumulmuş ve sulh olunmuş. Bu evlilikle Halil Dede kendisini daha güçlü hissedermiş.

Akabinde Kırmızı Hüsne adıyla bilinen köyün en güzel hanımı ikinci karısı olmuş.

Kırmızı Hüsne’nin hikâyesi çok daha vahimdir. Kendisi Öksüzler denen kabilede gelindir. Kel Bayram adıyla maruf ileri gelenlerden bir zatın ağabeyi ile evlidir. Kırmızı Hüsne yaşı on sekiz olmadan üç kız çocuk anası olur. Beyi de askerlik çağında genç bir delikanlı. O dönem evlilik yaşı çok küçük olduğu için bu durum günümüzde yadırganabilir. Kırmızı Hüsne ebemizin kocası üç çocuğunu geride bırakarak askere gider. Mecburi hizmet, vatani görev, şu an bizim yaptığımız gibi. Dönem imparatorluğun sonlarıdır. O zaman Devletimiz yedi düvele karşı en az yedi yerde savaşmaktadır. Bizim askerinde nereye gittiği belirsiz. Aradan tam beş yıl geçer.    Kırmızı Hüsne, kapısına dayanan postacı askerin verdiği haberle kocasının Yemen’de şehit olduğunu öğrenir. Kısa bir süre sonra Kırmızı Hüsne ebemiz töre gereği dışa çıkmadan Şehidin küçük kardeşi Ahmet’le nikahı kıyılır. Dönem çok çalkantılı dönemdir. Gençleri bir milletin kaderini değiştirmek için tapır tapır düşerken, zevki sefa içinde sıcak yataklarında uyanmak zül gelir ya insana,  işte böyle bir haleti ruhiye içinde Ahmet’de askere alınır. Maravuz dağlık bir köy olduğu için isteseler gitmeyebilirlermiş. Asker kaçağı olarak savaş sonrasına kadar beyhude yaşama imkanları varmış. Ama gönüllülük, topraklarına ‘Yad’ ayağı bastırmamak bugünde dünde bir kültür, bir inançtır be amca. Bir sene sonra yine Kırmızı Hüsne ebenin kapısı askerlerce çalınır. “Kocanız Ahmet Dersim’de şehit düştü” haberi verilir.

Oğlan mı kız mı? Hakkında bir bilgisi olmadan hamile karısını bırakıp askere giden Ahmet’den de bir kız çocuğu olmuştur Kırmızı Hüsne’nin. Böylece yaşı yirmi olmadan dört kız çocukla yine dul kalan Hüsne ebemiz tam oniki yıl çocuklarını büyütmekle meşgul olur. Ardı ardına iki kocayı da şehit veren bir kadını, bir anneyi, babasız kaderi kucaklamaya hazırlanan dört kız çocuğunu ve aynı ocaktan yani iki kardeşin ayni gayeyle şahadetini bir düşünün. Bir eşin, bir ailenin, bilumum yokluklar içinde hayat mücadelesine hazırlanan çocukların, sevgisiz, şefkatsiz büyüyeceği bir aile ortamı… Allah Hüsne ebeye yardım etsin.   Çok çocuklu olmasına rağmen isteyeni de çok olur. Hani derler ya “yıllanmış şarap gibi”  kendi güzelliğinin farkında ve yaşı otuz beş bile olmamış.

Onun gönlü “olursa Demirci Halil yoksa hiç kimseyle mümkün atı yok” dermiş. Ve nitekim Demirci Halil’in ikinci hanımı oluvermiş. Bahtsız Güzelana, kadersiz Güzelana… Ölünceye kadar bu evlilikle biraz güngörmüş. Kendisinin çok güzel olması dolayısıyla çocukları ve torunları hep Güzelana dermiş. Kızlarını Demirci’nin yanında iken gelin etmiş. Hatta büyük kızı Şerife’yi Demircinin en küçük kardeşi Kürdo lakaplı Memet ile evlendirmiş. Yemen’de şehit olan Memed’in adını olan Memet.

Üçüncü hanımı da son dönemlerinde hizmetinde bulunmak kaydıyla alelade birisiyle olur. Geri kalan ömrünü bu hanımla geçirir. Mezarı Osmaniye’dedir.

“Gülbey evladım, hele şu çaylarımızı soğutmadan bir içelim” uyarısıyla Gülbey’de ardına yaslanarak sohbetine ara verir. Bir müddet sonra;

“Evet evladım, çaylarımızı da içtik. Derler ya; zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun. Keşke biletimi almamış olsaydım. Çünkü seni mütemadiyen konuşturduğumun farkındayım. Ne olur kusura bakma. Şunu da merak ediyorum, Demirci Halil’in ailesi ile ilişkileri nasıldı? Kendinden sonra yerini tutabilecek evladı veya torunu var mı, veya olacak mı?”

Amca benim söylediklerim sizde bir kanaat oluşturmuşa benziyor. Şu anlatacaklarım belki rahatsızlık yaratabilir bizim aile meclisinde konuşsam. Sizin karşınızda ise ıkınmama veya sıkılmama gerek yok. Şunu ifade etmek isterim. Ne yazık ki Demirci dedemin yerini doldurabilecek bir evladı veya kardeş çocukları olmamıştır. Evlatlarının bugünkü halini imkân olsa da kendine gösterme fırsatımız olsa pek memnun kalmazdı herhalde. Demek ki olmazsa olmuyor. İlla ki âlim babadan âlim evlat olacak değilmiş.  İnsanın kemiklerini sızlatan evlat da oluyormuş çoğu vakit. Hani günümüzde çiftçilerimizi ilgilendiren bir durum var. İthal domates tohumunu ilk ekmede çok mahsul alırsın. Bu mahsulün ürününde elde ettiğin tohumdan da çıkla zarar edersin.  Genetiğiyle oynanmış olduğu için  ikinci dönem mahsulde hep dışa bağımlısın. Bu tohumlar genelde İsrail’de ithal edilen tohumlardır ve ikinci ürün olmaz. Yani ikinci kuşak melezleşmiş de ondandır. Ama yes’e düşmek haramdır dinimizde. Zalim olandan da alim zatlar beklemek mümkün. Göl dibinde su eksik olmaz derler ya, Halil Dedenin sülmünden, torunlarından böyle büyük adam çıkar mı, zamanla göreceğiz.

Kardeşi Kürdo Memet’in damarından bu boşluğun doldurulduğu söyleniyor. Bu anlamda adam gibi adam olanda var elhamdülillah.

Halil Dedenin küçük kardeşi Kürdo Memet yemende şehit düşen kardeşinin adını taşır. O da demircidir. Babası rahmetli olduğu zaman köyün ikinci bir demirciye ihtiyacı olmadığından kardeşi Memet, Gürünün Camılıyurt köyünde mesleğini icra etmek için o köye yerleşir. Bu köy Kürt köyüdür. Kürtler Demirci Memet’i çok sevdiği için ‘Kürdo’ lakabını verirler. Böylece Kürdo Memet ölünceye kadar, öldükten sonra da lakabıyla anılır. Mezarı Tanır köyündedir. Kendisi Halil ağabeyine göre daha zayıf bir pozisyonda olup çocukları da onu aşamamışlardır.

“Evet, yine çay molası evladım” uyarısıyla çaylar içildikten sonra Gülbey devam eder:

Yurt dışına işçi göndermek için ilçe Kaymakamının köyler arasında taraf tutması üzerine itirazını yüksek perdede ilgililere duyuran Demirci Dede tesadüf olacak ya Kaymakamın tayininin çıkmasına sebep olur. O dönemde Devletlünün kılıcının sağı da solu da keskin olduğu, insanların onların her dediklerini emir kabul ederek yerine getirdiği, yani itaat kültürünün zirvede olduğunu düşünecek olursak, Halil dedenin böyle bir şeye vesile olması inanılır gibi değil. Nice sonraları Maraş’a Vali olarak atanan bu Kaymakam, ilçeleri teftişi sırasında Afşin Maravuz köyü arasında, Kuruhan denilen yerde dedemle karşılaşırlar. Resmi arabanın çıkardığı ses ve toz duman, atıyla Afşin’e giderken, Demirci Dedenin atının ürkerek yan tarafta ki tarlaya düşmesine sebep olur. Vali Bey demirciyi tanır. Makam arabasından inerek yanına, “Beni tanıdın mı Demirci, ben Kaymakam iken sürdürdüğün adamım. Şimdi ise Vali olarak Maraş’a geldim” diye öfkeli bir eda ile çıkıştığı söylenir.

Yine bir defasında İslam âlimi Menzoğlu Ahmet Efendi ve Sarızlı Bakı Hoca’nın da içinde bulunduğu bir kafile ile Afşin’in Örtülü köyünde Kabusoğlu Mustafa isimli bir aşiret reisinin evine misafir olurlar. Ev sahibi hemen ikram için bir koyun kestirir. Örtülü köyü alevi olarak bilinen bir köydür. Bundan dolayıdır ki Kabusoğlu, ıkına sıkına misafirlerine bir soru sormadan edemez. “Alevi birinin kestiği yenmez diye sizde bir kanat var. Eğer  şüphe edenleriniz varsa, bizim kestiğimize önem vermeden sizden biri bir başka koyun keserseniz yemekleri o koyunun etiyle yapalım” deyince Demirci Halil Dede:

“Mustafa ağa önemli bir konuya parmak bastı.  Söylediği gibi düşünen az değil. Bunun doğru olup olmadığını şu an aramızda bulunan Afşin Elbistan ovasının en büyük âlimi olan Menzoğlu’na bu soruyu yönelterek cevabını alalım da işin doğrusu ne imiş öğrenelim” der. Çünkü Demirci Halil, Kabusoğlu’na sık sık uğrayarak nimetinden istifade ettiği, aralarında geçen bu konularla ilgili bozuk, bilinçsiz ve bilgisiz yanlış yapılanmaların marazi olduğunu,  çoğu kez üzülerek gündeme getirdikleri için, birde bu konu hakkında alanında tahsil görmüş bir âlim’den cevabını almak ister.

Menzoğlu Ahmet:

“Dinimize bir takım şeyler sonradan uydurularak sokulmuştur. Bu anlayış farkından dolayı karşı taraf için söylenebilenler doğru kabul edilmiştir. Derken dinden olmayan veya dini hiçbir hüküm bulunmayan birtakım bidatlar hayat bulmuştur. Şu anda örneğini burada görmekteyiz. İnsan hadiselerin içinde sürüp giden bir hayatı anlamak ister. Oysa zamanın geçmesi ile müminin kalbinde buna benzer yanlış algılamalarla derin yaralar açılır. Misafiri bulunduğumuz ev sahibi, kestiği bir koyundan yapacağı yemekler hususunda bu hissiyatı şu an için yaşamaktadır. İkram etmek için çırpınıyor ve kendi emeğinin işe yaraması konusunda da tereddütleri var. Zulüm görüyor bir nevi adamcağız. Bunun sebebi de din algısından yenilenmenin yokluğudur. Eğer bir dini hayat kendini yenileyemez, bidatlardan uzaklaşmaz, içine yeni tecrübeler katarak zenginleşemez ve yeni ifade yolları bulamaz ise, insanlar ona olan ilgilerini yavaşça kaybedebilir. Hatta bütünü ile yabancılaşabilir. İçinde tek Allah inancı olanların arasındaki bu ve buna benzer yapılanmalar, algılar ve adetlerden bir an önce kurtularak bizi ağırlamak için cansiperane gayret eden şu insan kardeşimize zulüm etmek İslam’da yoktur. Vesselam.” diyerek sözünü tamamlar.

Gülbey kendisini pür dikkat dinleyen muhatabına; “İşte böyle amca, çok konuştum, sıkılmadın inşallah” diyerek devam eder; “Ne iyi ettin de geldin buralara kadar. Böyle bir yerde sizin gibi biriyle, yani bir başkasıyla kendi ailem hakkında sohbet etmek benim için çok büyük bir onurdur. Buna siz vesile oldunuz. Anlıyorum ki altının kıymetini sarrafı bilirmiş. Sizin kumaşınızda sarraf olmalıdır. Aynı kanı taşıyanlardan, aynı dili konuşanlardan ziyade, aynı duyguları, aynı asaletli duruşu sergileyenler, daha çok anlaşır ve birbirlerinin kıymetini daha çok bilirmiş” sözü üzerine;

“Evladım Gülbey: “Şimdi anlıyorum ve bu sohbet sonunda görüyorum ki dedeniz Demirci Halil’in ocağı şahsınızda sönmemiştir. Öyle zannediyorum ki onu da geçeceksin. Bu potansiyel sende var evladım. Seni Allah’a emanet ediyorum. Hakkını helal et yavrum.” diyerek toparlanır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir