YASİN MORTAŞ KİMDİR?

Yalnızlık nedir?

Çağımızdaki kalabalık, Hangi yana baksak yalnızlıklar büyütüyor caddeler. Pencerelerde hep yalnızlık kuşlarının sessiz ürpertisi. Cıvıltısını unutmaya başladığımız serçe hüzünleri.

Hangi tür şair ve şiiri seversiniz?

Duygularındaki kalabalık sessizlikleri, sezgi -kültür diyalektiğinden geçiren şair ve şiir güzel.

Şairler tekrar şair olmak isterler mi?

Bilmiyorum; ama yükü ağır bazı kuşanmışlıkların… Onu taşımak için çok yüklü başka duygulara ihtiyaç var. Onunla hayatın sisli odalarında, kendi ışığıyla oturmak da güzel.

Şiir hangi kelimelerle yazılır?

Hüzünlerle ısınmış kelimelerle. O kelimeler ki hayatın üşüyen yanlarında buz tutmaz. Kendi eriyiği içinde ılıtılmış saatler gibi durur. O kendi içine yaslanan kaleme çarptıkça metal sesleri vermeyen kelimeler olmalı.   Hayatın cümlesini tutmalı.

Şiir neye yarar?

Her şeye. Her şey: insanın bulunduğu uçsuz mantalite.

Bu çağda şiir nerede duruyor?

Kendi içinde duruyor/içimizde duruyor. Hayatın kıyılarında yakuttan bir iz bırakıp, tekrar dönüyor kendi içine ama kendi içine de çekilirken bizlerden bir şeyler çekiyor.

Yasin Mortaş’ın yayımlanmış eserleri: Şiirlerini Güvercin Vadisi Şiirleri (1997) adlı kitapta topladı.

AŞK TİLAVETİ -1

Ben ağrıyan bir bulutun ateşiyim

Yüzümü ört öç tutkusuyla

Yırt yağmur ağzımı

sus da gel gidelim

 

Kavlin sağanağı

Göğertiyle tuttukça toprağı

Savaş yüzümde filizlenen bir acıdır benim

 

Saatime şimşekler çarpar da

Güney bir deniz çekilmesi gibi ruhumda kurur

 

Çöllere su içiren manam da yok artık

Vakarlı ırmaklar devşirip

Elim geçitleri seçtiğimden beridir

 

Kalbe

Bulut tıkayan

Gönlü aktardım kap kap kabınıza

Sunmalarımın içi köz doldu

ateşi tut da gidelim

 

AŞK TİLAVETİ -2

Saatlerden çıkan çıngı

Çöl sıçrattıkça kalbin vahalarına

Güneş aşkın eşiğinde gölge değil

Vaatler ayarsız

İlkel yağmurlar da geldi kapıma

Artık mana vaktidir

Gel de gidelim

 

Derimde güneş ağrısı

Kimliğim tozlu

Çiğneğim çiğ

Tutturdum kör düğüme yüreğimi

 

Toparladım paylaşılmaz acıyı

Vaktidir sana gelelim

Gelip geçelim çağın cenkli geçitlerinden

 

Eşyam

Tinim

Aşk tilavetim

gel de gidelim

 

GÜN TENHA

ey ruhunun açıklarında aşkı aminleyen

huşulu sesin divanesi

yeryüzünün güneşli alfabesi

ruhunun suretini yakıp uçsuz denizlerde

Yusuf uykusuna eğilen gül meftunu

Leyla’yı aydınlığa çeken ilhamın dipnotu

ışınlarla yüreğe bildiri dağıtan

kutlu sözün serüvencisi

alemin muhabbeti canım merhaba

 

ki böylece merhaba

damarının çölünden geçerek

kulağına yumuşak

semalardan iner

yağmur kokar

tozlu günün

 

yıldız çiçeğine uzanan

elim bir kor mudur İbrahim duldalar yanıyor

geceden kopan saçımın uzun trajedisiyle

bu gönül dinletisi dar balkonum yıkık mıdır

ki dar pencerelerde sıkışan kalbim

vakti terleten sevinci unutmuş mudur

sırlı yakarışla

yol tutmuş mudur İbrahim

 

alevin çatırdayan

sesi gelmeden

direği çelikten

bir ev tutmalısın

bu kafesten

uçmadan günün

 

ve de ki

karanlığın damar damar sarp akışıyla

suyun taştığını sözün ırmaklaştığını

kanadı kıpır kıpır denizlerin seni içtiğini

ağıtlarla süzülen aşka büyüdüğünü söyle

söyle ki ağır göğün sözlüğüyle bakışını

o dem sunaksız sevdayı sarıp duruşunu

kıtalarda dinlenen hüzün kıpırtılarını

irkilen derinliklerime vuruşunu

dualarla savayım /geleyim

 

şırıl şırıl

ışıkları akan su

başak getir

bereketle emsin

günüm

 

kök tutan duygularım

ipekten geceye serilmiş tenha mıdır ki

soğuk bir ay ışığını geçirir tenimden

put yüzlü resimler bakar üşürüm

korkuyu gören yürümenin derisine bürünür

şiir huzmesini yanağında kaybeden

sağanağa körelmiş kentler gibi büyürüm

 

göğsünde

inip çıkan

iç ağrıların

bir dağı donduran

iklim olur

titrer günün

 

gözlerine yağmur salmış çağın esiri

serpintilere adanan hüzün ruhunda sınandı

buğularla yazılan silik harfler paslandı

yıllandı gözlerinde kararan günün

boyun ağrılarını çoğaltıp kaldın aynanda

ve sezgiyi kelimeye döndüren kalemin sesini

alnına derin izler bırakan zamanın

uzayan yankısı bedenine dağıldı

 

sıkıldığın her ödevi

çözer karınca dilimi

rızıklanır kainat toprağınca

sebeplenir

her günün

 

sana yolladığım

sırılsıklam mektupların yaprakları kurudu mu

altı çizili gözyaşlarının akmaz saatlerinde

ve yüzünü kurak başak tarlasında büyüten

zakkum renkli akşamın eteğine tutunup

türkülere hüzün demleten buğularla

solgun ruhumun sıcağına döndüm

kırışmış gömleğine çay dökülesi

lekeli ömrüm

 

 

sabah gözlü

nergislerin

nazlı yükü

dolar duylarına

ve içilir tavşan kanı

bir yudumluk günün

 

gözlerine yağmur salmış aşkların esiri

azaların kabeye yönelmiş sıcaklıklar indirir diline

yüreğinin kubbesinde hüznü eritir

 

ab-ı hayattır artık

insanca günün

 

PASLI BİSİKLET

1990’lı yıllardı.

Tayin olduğum sağlık ocağının kapısına vardığımda güneş batmıştı.

Geleceğimden haberi olan Âdem, ocağın önünde beni bekliyordu.

Tanıştıktan sonra, ocağın lojmanına çıktık. Şehirden çok uzak; küçük bir  kasabası olmasına rağmen çok güzel bir sağlık ocağı ve lojmanı vardı.

Kasabanın dolmuşuna yükleyip getirdiğim malzemeleri yerleştirdikten sonra Âdem evine gitti.

Kocaman binanın içinde yapayalnızdım. Ebe hanım izne ayrılmış, doktor da yokmuş zaten. Sağlık ocağının yanında belediye binası ve biraz ilerisinde ilkokul ve küçük bir camii, karşısında bakkal ve bakkalın yanında bir değirmen vardı. Evler sağlık ocağından uzak, karşı tepeye kurulmuştu.

Sabahleyin kalktığımda, sağlık ocağın bahçesinde bir delikanlı, ağzıyla araba motoru ve korna sesi çıkararak bisiklet sürüyor; arada bir durup bisiklete; ”Çok yavaş gidiyorsun!” diye kızıyor, bisikletine vuruyordu. Özürlü olduğu her halinden belliydi. Bisikletle kavgası çok hoşuma gitmişti. Biraz sonra, zinciri olmadığı için üzerine binip ayaklarıyla ittiği, kendine göre çok küçük olan bisikletiyle uzaklaşıp gitti.

Sabahleyin Âdem geldiğinde bisiklet süren o çocuğu sordum. “Yahya mı?” dedi. “O deli!” dedi. “Karşı obada oturur. Babası yıllar önce öldü. Annesiyle beraber yaşar; ama annesini bu dünyada bıktırdı” dedi.“O zavallıya hep kötülük yapar, hatta bazen dövdüğü de olur” diyerek ilave etti.

Üzüldüm. “Bir daha gelirse benimle tanıştırır mısın?” dedim.

“Sen hiç merak etme” dedi. “O buraya günde iki-üç kere uğrar!”

Âdem ocağının temizliğini yaparken ben de ilaçları kontrol ediyor, eksiklerimizi tespit etmeye çalışıyordum.

Birkaç pansuman geldi, onlarla ilgilendim.

Biraz sonra bağırma-çağırmalarla birisi girdi sağlık ocağına.

“Sus ayıp oluyor Yahya!” diyordu Âdem. O hâlâ koridorları çınlatmaya devam ediyordu.

Koridora çıktım ki, Yahya’yla göz göze geldik. O anda sustu Yahya. Küçük parlak gözleriyle bana baktı, temiz olmayan kocaman dişleriyle bana bir tebessüm gönderdi. Ben de ona güldüm.

“Hoş geldin Yahya!” dedim. O hâlâ gülmeye devam ediyordu.

Ben de hiç kıpırdamadan Yahya’ya güldüm. İlk sıcak arkadaşlığımızın başladığı andı bu!.

“Bana ilaç ver!” dedi, zor anlaşılır kelimelerle.

“Ne ilacı Yahya?” dedim.

Biraz daha öfkelenerek “Bana ilaç ver!” dedi. İyice şaşırdım.

Araya Âdem girdi:

“Efendim, arkadaşlar başlarından atmak için ya ağrı kesici ya vitamin hapı verir gönderirler!” dedi.

“Ah Âdem, ah!” dedim. “Hep kötülük yapmışsınız ona, onun günahına girmişsiniz!” dedim. Âdem suçlandı, ama o ne yapabilirdi? Onun suçu değildi ki.

“Tamam” dedim Yahya’ya,”Gel biraz oturalım, sana ilaç vereceğim!”

Zor da olsa oturduk.

“Âdem, hep beraber çay içelim” dedim. Yahya’nın yüzü asıktı. Anlamsız sesler çıkarıyor, beni tepeden tırnağa süzüyor, için için mırıldanıyordu…

Çaylarımız geldi, Yahya’nın çayına şekerini atıp, karıştırdım ve uzattım. Yahya tebessümle aldı. Çok hoşuma gitti bu. Bir sevgi sözleşmesi daha imzalamıştık sanki. Çayı içerken bazen sessizlik oluyordu, bazen de birbirimize bakıp gülüyorduk. Ama Yahya güldüğü zaman bütün binanın içi doluyordu. Öfkesi de öyleydi.

Çayları içtik. Yahya’ya yeni aldığım bir kalem hediye etmek istedim, ama “Alayım mı, almayayım mı?” tereddüdünü görünce kocaman bir tebessümle tekrar uzattım, alıp cebine koydu. Hangi gömleğinin cebine koydu, onu da bilmiyorum. Üst üste dört-beş kirli gömlek giymiş, gömleklerin üzerine de kirli bir ceket geçirmişti. O an, memnun olduğunu gösterir kocaman bir gülücük attı bana ve beraberce yine gülüştük.

Bisikletini sordum Yahya’ya, eliyle dışarıyı işaret etti. “Bana gösterir misin?” dedim, beraber dışarıya çıktık. Öyle seviyordu ki bisikletini, her haliyle bunu anlamak mümkündü. Bu arada ilaç isteğini unutturdum mu acaba sorusu da kafamda dönüp duruyordu.

“Bir dakika Yahya!” dedim, içeriden bir bez alıp geldim. O,dikkatle bana bakıyordu. Hortumu takılı musluğunu açıp bisikleti yıkamaya başladım. Yahya’nın o kadar hoşuna gitmişti ki; o kocaman gürültülü gülüşü bütün kasabayı sarmıştı.

Zinciri olmayan, eski ve kendine göre küçük bisikleti temizleyip kuruladım.

“Beğendin mi Yahya?” dedim. Aniden bisikleti aldı, dudaklarıyla motor ve korna sesleri çıkararak gitti.

Âdem: “Efendim bu kadar şımartmayın Yahya’yı; yarın-bir gün odanıza girip sizi rahatsız eder!” dedi. Ben, Âdem’e tebessüm edip sağlık ocağına girdim.

Yahya’yı sevmiştim. Hiç kuşkusuz o da beni sevmişti.

Yahya doğuştan öyleydi, öyle yaratılmıştı. Bu hayata özürlü gelmiş, öyle devam edecek ve öyle ölecekti. Kim isterdi çocuklar tarafından “Deli, deli!” diye taşlanmayı? Ya da kim istemezdi 25 yaşına gelmiş bir delikanlının eşi ve çocuklarıyla birlikte, mutlu zaman dilimlerini paylaşmayı?

Ertesi gün annesiyle geldi Yahya. Annesi: “Hastayım yavrum, hiç kendimde değilim!” dedi. Tansiyonuna baktım çok yüksekti; hemen bir dilaltı ilaç verdim. Bu arada Yahya’nın yüzüne hüzünler birikmiş, annesini dikkatle süzüyor, onun hayattaki tek arkadaşına bir şeyler olmasından korkuyor gibiydi. “Teyze tansiyon ilacın yok mu?” dedim. O: “Yavrum, bu gün bahçeye gitmiştim, almayı unutmuşum!” dedi. “İlacı yutmayı unutma teyzeciğim, eğer şikâyetlerin devam ederse de şehre doktora git!” dedim.

Teyze, odada dinlenirken Yahya’yı çağırdım yanıma. Oturduk yan odada. Ellerini ellerimin arasına aldım: “Yahya, anneni üzme, eğer üzersen, böyle hasta olur!” dedim. Bana gülerek “Olur” anlamında kafa salladı, ben de buna çok sevindim.

Yahya gelmedi ertesi gün. Ben gelmeden önce de bazı günler gelmezmiş. “Yarın gelir herhalde…” dedim. O gün de gelmedi.

Âdem’e sordum Yahya’yı:

“Efendim, dün geceyi yine babasının mezarı başında geçirmiş. Onu orada hıçkırarak ağlarken görenler zor götürmüşler eve. Gece yağmurda ıslanmış, hasta olmuş.” dedi. Olduğum yerde kaldım, sarsıldım, içimde açılan uçurumlara düştüm sanki. “Deli” denilen Yahya’da ne büyük bir duygu vardı ki onu babasına götürmüştü, mezarı başında hıçkırıklarla ağlıyordu. Bu nasıl bir özlemdi, bu ne büyük bir sevgiydi? O zaman Yahya’yı daha çok sevdim. Hüzünlendim. Beni Yahya’nın evine götürmesini istedim Âdem’den.

Evlerine vardık. Çok fakir oldukları her hallerinden belliydi. Yahya uyuyordu. Ateşine baktım hafif bir ateşi vardı. Annesi iyileşmiş, başucunda oturuyordu. “Teyzeciğim, ıhlamur var mı?” dedim, “Var!” dedi. Ihlamur hazırlanırken uyandı Yahya. Öyle bir uyanış, öyle içten bir bakış ve şaşkınlıkla uyandı ki, beni karşısında görünce ne yapacağını şaşırdı ve yatağın içinde doğrulup oturdu. O, saf ve doğal hali, içimdeki bütün duygularımı merhamet sağanağına dönüştürdü. Gözlerim buğulandı… Yahya’yla uzun süre oturduk. Ben konuştukça, espriler yaptıkça kocaman kocaman güldü… Âdem’le beraber tekrar sağlık ocağına döndük.

Sabahleyin, Yahya’nın ağzından çıkardığı motor sesiyle uyandım. Tebessümle pencereye doğru koştum. Artık Yahya iyileşmiş, o küçük bisikletiyle hayat yolculuğuna tekrar başlamıştı.

Güzel bir kahvaltı hazırladım ve çağırdım Yahya’yı. Biraz çekinerek geldi ama tebessümlerimle ona bütün kapılarımı açtım. Artık benden ilaç istemiyor, beraber aynı sofraya oturup yemek yiyorduk. Bu durum Âdem’in de dikkatini çekmiş ki: “Efendim, artık neden ilaç istemiyor?” dedi. Ben de ona espriyle karışık “Sevgi hapı verdim, onu bir kere verirsiniz, tek doz verirsiniz; ömür boyu etkisini gösterir!” dedim. Başını sallayarak güldü Âdem.

Öğleye doğru karşı bakkala gittik Yahya’yla. Bakkal Gaffar Amca da çok seviyordu onu. Yahya’ya gofret, bisküvi, çikolata aldım. Sağlık ocağına yakın, küçük tepeciğe çıkıp, ufuklara bakarak beraber yedik aldıklarımızı. Ben daha çok sevdiği bisikletinden konuşuyor; bisikletinin ne kadar hızlı ve güzel olduğu konusunda bir şeyler anlatıyordum. O, dağlar gibi yüksek gülücüklerle karşılık veriyordu bana.

Ertesi gün şehre gitmem gerekiyordu.

Erken saatlerde şehre ulaştım. Sağlık Müdürlüğünden, ocağının ihtiyaçlarını aldım.

İçimde gezinip duran, Yahya için dünyanın en büyük sürprizi olabilecek şeyi artık yapmalıydım. Onu paslı küçük bisikletten kurtarmalıydım.

Esnafla iki taksite anlaşarak, Yahya’ya mavi renkli büyük bir bisiklet aldım. O anki mutluluğumu kelimelerle anlatmaya çalışsam anlatamazdım. Yahya’nın aldığım bisikleti gördüğünde nasıl güleceği geçti zihnimden. Kanım neşeyle kaynadı ve kasaba dolmuşunun üst bagajına yerleştirdik bisikleti.

Akşamüzeri vardım kasabaya. Bisikleti hiç incitmeden dolmuştan indirip içeriye aldım. O kadar sabırsızlanıyordum ki, sabahı nasıl edeceğimi bilmiyordum.

Sabah oldu.

Nisan ayının berrak havası, kuş cıvıltıları, çiçek açmış ağaçlar sanki Yahya’yla bisikletinin buluşma anını görmek  için bir araya gelmişler de o vakte tanık olmak için daha da güzelleşmişler gibi geldi bana.

Sağlık ocağının giriş merdiveninin yanına oturdum.

Yahya’yı bütün heyecanımla bekliyorum.

Bisikleti Yahya’ya aldığımı söylediğim için, Âdem de kavuşma anını görmek isteyip gelip oturdu yanıma. O da heyecanla beklemeye başladı.

Zaman içimde büyüdü, büyüdü, sabırsızlık dağları oluşturdu kalbimde. Yahya hâlâ gelmedi.

Biraz sonra Yahya’nın ağzıyla çıkarttığı korna sesini duyar gibi oldum. “Düt,düüt! Ann,annn!” sesi de duyulmaya başlayınca kalbim birden hızlandı.

Yahya küçük paslı bisikleti ve kocaman gülüşleriyle önümüze gelip durdu. Gözlerim buğulanmaya başladı. “Hoş geldin Yahya!” dedim. Hoş bulduk anlamında başını salladı. “Sana bir hediye aldım, görmek istersen bekle!” dedim.

Bisikletle içeriden çıkarken Yahya’nın elindeki bisiklet düştü, gülen yüzü bir hayret ifadesiyle değişti, boynu büküldü; sabit, hiç kıpırdamadan bisiklete bakıyordu. Gözlerini bisikletten ayırıp bana doğru bakmaya başladığında dudakları büküldü ve ağlamaya başladı. Ben de buğulanan gözlerimi artık tutamadım. Âdem de bize katılmış, için için o da ağlıyordu.

Yahya, belki de şimdiye kadar sadece babasının mezarı başında ağlamıştı. Bir de ben ağlattım ama bu ağıt; sevgi ve sevinç ağıtlarıydı.

Yahya aldı bisikleti; bindi.

O kadar kocaman gülüşlerle uzaklaştı ki, gülmelerinin çoğu yanımızda kalmış, kalbimizin en merhametli yerlerine konmuştu.

Ben çalıştığım yıllar içinde, her gün mavi bisikletiyle geldi Yahya Sağlık Ocağının önüne; ama hiçbir gün ilaç istemedi.

VEHBİ VAKKASOĞLU KİMDİR?

Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız? Vehbi Vakkasoğlu kimdir?

Kahramanmaraş’ta, çok soğuk bir kış gününde doğmuşum. O gün bu gün, çok üşürüm. Bu sebeple de, sıcak insanları ve sıcak iklimleri severim. Ben 6 aylıkken babam, bir arkadaşının ortaklık teklifi sebebiyle Haruniye’ye taşınmış. Dördüncü sınıf hariç, ilkokulu orada okudum. İlk çocukluk hatıralarım Yeniköy’e ve Haruniye’ye aittir. Sade ve yemyeşil bir köy hayatının iç dünyama tesiri derin olmuştur. Düldül Dağı, Sabun Çayı, Ilıca, yanı başından azametle akan Ceyhan Nehri, onu iki yanından korumalık yapan haşmetli dağlar, üzerine hayaller kurduğum sırlı dostlarım oldu. İlkokulda, rahmetli Mustafa Tabakay hocam şansım oldu. Okumayı, yazmayı, kitabı bana ilk o sevdirdi ve  “Sen muharrir olacaksın” diyerek, beni ilk o keşfetti. Daha sonra, İmam-Hatipli olmamı isteyen Babam, beni memleketimize, Kahramanmaraş’a gönderdi. Yedi yıllık İmam-Hatip Lisesi öğrenciliğim de şansım oldu. Orada ideal eğitimcilerle tanıştım. Değerli hocalarım oldu. Özellikle de hayat ve hatıralarını kitaplaştırdığım, Sandal Hoca’yı hiç unutamadım. Daha sonra, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldum. O okulda da, her biri ayrı bir okul olan hocalarım oldu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal etmiş alim, fazıl ve artık nesli tükenmiş olan muhterem hocalarımı minnet ve şükranla, rahmet dileyerek anarım. İlk hatırladıklarım, Ahmed Davudoğlu, Mahir İz, Ömer Nasuhi Bilmen, Abdulkadir Karahan, Ömer Kirazoğlu, Necla Pekolcay, Üsküdarlı Ali Efendi, Halil Can, Ali Nihat Tarlan ve diğerleri… Rabbim hepsini Rahmetine gark etsin… Okul dışından da, babamın, “Üstad, eti de kemiği de senindir” diye emanet ettiği Necip Fazıl Kısakürek başta olmak üzere, o dönemin yazan, konuşan, maneviyat dünyamızda etkili olan kanaat önderleri, istifade ettiğim kişilerdi. Ulaşabildiğim bütün büyüklerden yararlanmaya çalıştım. Bu sebeple İstanbul, benim için ayrı ve bambaşka bir okul oldu. Mezuniyetten sonra, Adıyaman İmam-Hatip Lisesi’ne tayin edildim. Memleketimde çalışmak istediğim için, Adıyaman’a isteksiz gittim. Ve daha ilk hafta içinde istifa dilekçemi verdim. Ancak Abdülkerim Denge adlı harika bir eğitimciye denk geldim. “On beş gün kal, istifada kararlı olursan, dilekçeni kabul edeceğim” dedi. Ve ben on beş gün sonra istifadan vazgeçtim. O bakımsız, fakir, garip şehirde kalmaya, okul demeye bin şahit isteyen İmam-Hatip’de öğretmen olmaya karar verdim. İyi ki de kalmışım; Adıyaman benim ikinci şehrim oldu. Çünkü zahiri fukaralığın altında muhteşem gönüller saklayan bir şehirdi. Adıyaman, insanlığın hala ölmediğini sessiz çığlıklarıyla dünyaya ilan ediyordu. Acıların da tatlı olduğunu orada öğrendim. Çiğköfteye orada alıştım. Saf, samimi Anadolu çocukları, aile fertlerim gibi oldu. Hala dostlarımdır, ilk öğrencilerim. Dört yıl sonra, tayinim İstanbul’a çıktığında, çok üzüldüm; Ankaralara koşup durdurmaya çalıştım. Başaramayınca da, çok ağladım. Adıyaman’dan ağlaşarak ayrıldık vesselam. İstanbul’da çok okul değiştirdim. Her gittiğim yerde, öğrencilerim canlarım oldu. Birlikte güldük, birlikte ağladık. Bir dönem, İstanbul Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı da yaptım. Ama öğretmenlik dışında hiçbir şey beni açmadı… 35 yıl yaptım, mesleğime doyamadım… 1987’den itibaren altı yıl, Berlin’de çalıştım. Orada da öğrencilerimle dostlaştık. Oradan da, geride hüzünler bırakarak ayrıldım. 1994’ten itibaren, İstanbul’da, Moral FM radyosunda program yapmakta, yazarlığımı, kitaplarımla sürdürmekteyim. Ayrıca, sayısı binleri aşan konferanslar vermekteyim. Özellikle, Bir Destandır Çanakkale, Ahlak Abidesi Mehmet Akif, Ailede Sevgi İletişimi, Sevgi Merkezli Çocuk ve Genç Eğitimi, Osmanlı İnsanı, İdeal Eğitimcinin Özellikleri, Doğru Düşünme ve Başarma Sanatı, Aşk Çağlayanı Mevlana vs. gibi konularda konuşmaktayım. Yurt içi ve yurt dışı konferans sayısı itibariyle, Rabbim bir rekora imza attırdı, şükür.

Yazarlık serüveniniz nasıl başladı?

Benim ilk gençlik yıllarım, Kahramanmaraş’ta küçücük bir kitapçı dükkânında geçti. Babamın kitapçı dükkânı bir dergâh gibiydi. Orada kitap, yazar, ilim, fikir konuşulurdu. Orada, Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti, Bekir Berk, Arif Nihat Asya gibi muhteşem adamlar görülürdü. Çok zor adam beğenen Babam, bu zatlara büyük alaka ve hürmet gösterirdi. Böylece, benim de önümde tek yol açılıyordu istikbale dair… Onlar gibi olmak… Babamın çok sevdiği adamlar gibi, yazar, şair, hatip olmak…

Sizi yazarlığa teşvik eden oldu mu?

Yazarlık, benim tek istikametimdi. İlkokul öğretmenimden başlayarak, önüme çıkan bütün etkilendiğim insanlar ve içinde bulunduğum ortam, beni yazar olmaya adeta mecbur bıraktı.

Bir yazarın dikkat etmesi gereken kurallar nelerdir?

Yazar, gerçekten yazar ise, okuyucusuna saygı duyar. Dolayısıyla da çalakalem yazmaz. Yazmak için yazmaz. Çalarak yazmaz. Sadece topladığı bilgileri nakletmekle yetinmez; yüreğinden bir şeyler katmadığı satırları yazılmamış sayar.

Yazı yazmak için duygusal olmak gerekir mi?

Evet, yazar olmak için duygulu olmak gerekir. Çünkü yazar, okunmak ister. Duygusuz yazılmış satırlar kuru, katı ve hamdır. Böyle yazılar okunmaz. Okunsa da tesiri olmaz.

Yazarın toplumdaki görevi nedir?

Yazı, aydınlatmak için yazılır. Ya kalpte ya da kafada bir ışık olmalı yazı. Bir güzelliği paylaşmalı, bir teselli vermeli, insanlığı güçlendirmeli… Değilse niye yazılır ki?…

Okumanın yazar olunması üzerinde etkisi nedir?

Okumak dolmaktır. Ama okumanın öznesi sadece kitap değildir. Yazar, bütün kâinatı okumalı… Varlığın bütününü okumalı… Öyle bir okumayla dolmalı, olmalı; sonra da taşmalı, yani yazmalı…

Yazar ile insan arasında nasıl bir ilişki vardır?

Yazarın muhatabı insandır. İnsana hitap etmek isteyen yazar, önce kendisi insan olmalı… İnsanlıkta kaliteyi yakalayan yazar, okuyucusuna kalite getirir. Yazarın gönül kalitesi yansır muhataplarına…

Genel olarak işlediğiniz konular nelerdir?

İnsana dair her konuda yazmak isterim. Ben eğitimci yazarım. 35 yıl emek verdim eğitime, yazarlığım 50 yıla dayandı. Konuştuklarımı yazdım. Yazdıklarımı konuştum. Hayata dair sorulanlara cevaplar vermeye çalıştım. Dolayısıyla kitaplarımın bir kısmı tarihi, bir kısmı psikolojik, eğitimle ilgili… Bir kısmı da aile konularıyla ilgili…

Kaç kitabınız var? Kitaplarınız hakkında biraz bilgi verir misiniz?

50 yılda, 50 kitap… Ben zor yazıyorum. Şimdi 3 ayda bir kitap yayınlayanlar var. İlk kitabım Mehmet Akif elli yaşına yaklaştı. Gençliğimde bakir tarihi konularda yazdım. Önce alkışladılar sonra öldürdüler… Bu vatanı terk edenler… Son bozgun… Öğretmenliğimin eseri olanlar, Öğretmenin Not Defteri 1-2-3, Kalpten Kalbe Terapi Mektupları, Allah’ı Nasıl Anlamalı Nasıl Anlatmalı… Biyografiler: Yunus Emre, Aşk Çağlayanı Mevlana, Tarih Aynasında Ziya Gökalp, Akif Dede… Osmanlıdan Cumhuriyete İslam Âlimleri… Maneviyat Dünyamızda İz Bırakanlar… Bir Devrin ve Bir Şehrin Muhteşem Öğretmeni Sandal Hoca… Kişisel Gelişim kitapları: Kalp Sevmekten Yorulmaz… İçinizdeki Dostu Keşfedin… Doğru Düşünme ve Başarma Sanatı… Üzüntüsüz Yaşamak… Aile ve Eğitim kitapları: Ailede Sevgi İletişimi… Sevgi Merkezli Çocuk Eğitimi… Nikah Şekeri… Biz Evleniyoruz… Ailede Sevgi Sohbetleri… Eserlerimin bir kısmı, İngilizce, Almanca, Hollandaca, Boşnakca, Kürtce, Türkmence, Kırgızca, Kazakca dillerine tercüme edilmiştir.

Milli Şairimiz merhum Mehmet Akif Ersoy’u gençlere nasıl tanıtıyorsunuz?

Mehmet Akif demem o zata. O bir ahlak ve karakter abidesi… Haramsız ve Yalansız Adam. Muhteşem bir örnek… Örneksiz eğitim olmaz. Örnek o değilse, kimdir? Biz, maalesef, bu muhteşem örneği bir türlü eğitimin önemli bir öznesi haline getiremiyoruz. Bu acı gerçek sebebiyle, ben Mehmet Akif rahmetliye dört eser verdim. En son, Akif Dede kitabını gençler çok sevdi. Ben de çok sevindim. Üçüncü dedemiz oldu diyorlar. Bunu gençlerimizden duymak, beni çok mutlu ediyor.

Yeni yazmaya başlayanlara ne gibi tavsiyeleriniz olur?

Acele etmesinler. Okumadan yazmasınlar. Dolmadan boşalmasınlar. Hani Şair diyor ya: “Gör zahidi kim, sahib-i irşat olayım der/Dün mektebe geldi, bugün üstad olayım der…” Yazarlık, kafa ile kalbin izdivacında doğar. Aksi halde, yazılan kalıcı bir eser olamaz.

Kahramanmaraş’ta çok sayıda yazar ve şair çıkmasının sebebi nedir?

Kahramanmaraş, gerek tarihi serüveni, gerek coğrafi yapısı ve gerekse zaman içi de oluşmuş bulunan geleneği ile yazar-şair şehri olmuştur. Ancak, benim neslimin dünyasında, tabii ki Şairler Sultanı Necip Fazıl’ın çok özel bir yeri vardır.

Çocukluğunuzda ve gençliğinizde hayat nasıldı? Kahramanmaraş’ta komşuluk, insani ilişkiler, sevgi ve saygı vs.

Çocukluk ve gençlik yıllarımda Kahramanmaraş’ta derin dostluklar yaşanırdı. Anadolu’nun diğer yerlerinde olduğu gibi, insani duygular çok güçlüydü. Vefa, sadakat, saygı, sevgi ve merhamet toplumun her kesiminde hissedilirdi. Komşular birbirine yüzde yüz güvenen hısım akrabalar gibiydi. Çat kapı gidilen insan sayısı bir hayli fazlaydı.

Geriye dönüp baktığınızda, şunu da yapsaydım dediğiniz bir şey var mı?

Yapmak isteyip de yapamadığım çok şey var. Benim ilk gençlik yıllarım, fakirliğin her yerden yüzünü gösterdiği yıllardı. Bu sebeple maddi zaruretler, erken yaşta elde etmemiz gereken bazı kazanımlara engel olmuştur.

Gününüzü nasıl geçirirsiniz, neler yaparsınız?

Günüm, okumakla, yazmakla geçer. Bir de söyleşiler, konferanslarla… Mümkün olsa, kütüphanemden hiç çıkmak istemem. Pazartesi geceleri 22.30’da, Salı günleri 15.00’de, Cumartesileri de 13.30’da Moral FM’de Kalp Sevmekten Yorulmaz ve Parantez programlarım vardır. Zaman zaman TV’lere misafir olurum. Okullarda okur-yazar buluşmalarına katılırım.

Gençlere ne gibi öğütler vermek istersiniz?

Gençlere tavsiyem: Her şeyi bir kitap gibi okumaları, yaşlıları dinlemeleri ve tecrübelerinden yararlanmaları… Özellikle de, anne babalarının kıymetini bilmeleri… Bilgi dolu bir kafa ve sevgi dolu bir kalp sahibi olmaları… Eş seçerken gözlerini dört açmaları… Sevmedikleri eşi ve işi seçmemeleri… Daima dürüst davranmaları… Allah’a kul, Resulüne ümmet, vatana hayırlı vatandaş olmaları…

Başka söylemek istediğiniz bir şey var mı?

O kadar çok söyledim ki, daha fazla uzatmak istemem. Okuyanlara selam, sevgiler sunar, dualarını beklerim.

Vehbi Vakkasoğlu’nun yayımlanmış eserleri: “Öğretmenin Not Defteri 1, Öğretmenin Not Defteri 2, Öğretmenin Not Defteri 3, Osmanlıdan Cumhuriyete Son Bozgun, Çanakkale’de Şahlananlar, Our Techers Notebook (Öğretmenin Not Defteri İngilizce), Başkasının Günahına Ağlayan Adam, Aşk Çağlayanı Mevlana, Doğru Düşünme Ve Başarma Sanatı, Bir Destandır Çanakkale, Kalp Sevmekten Yorulmaz, Üzüntüsüz Yaşamak, Dünyada İslam’a Koşanlar, Tagebuch Eines Lehrers (öğretmenin Not Defteri Almanca), Yeniden Doğanlar, İçinizdeki Dostu Keşfedin, Farkınız İslam Olsun, Yunus Emre, Avrupanın Gerçek Yüzü (Yaşadığım Avrupa), Önce Alkışladılar Sonra Öldürdüler, Osmanlı İnsanı, Mehmet Akif, Maneviyat Dünyamıza İz Bırakanlar, Osmanlıdan Cumhuriyete İslam Alimleri, Bu Vatanı Terkedenler, Bilinmeyen Kadın, Öğrencime Mektuplar 1, Öğrencime Mektuplar 2, Öğrencime Mektuplar 3, İslam Dünya Gündeminde, Devrimlerin Deviremediği, Allah’ı Nasıl Anlamalı Çocuklarımıza Nasıl Anlatmalı, Nikah Şekeri.

ÇANAKKALE BİR DESTANDIR

Çanakkale Zaferi yokluk ve yoksulluk döneminin başarısıdır. Maddi ve siyasi açıdan Devlet’in tıkandığı bir dönemde meydana gelmiştir. Maddi imkanların, neredeyse tabana vurduğu, düşmanların ise çok güçlü bulunduğu bir savaştır.

Bu gerçeğe rağmen, Çanakkale Savaşları nasıl zaferimizle sonuçlandı?

Bu zaferin bir tek doğru izahı vardır. O da “Mehmetçiğin imanı”dır.

“Ölürsem şehit, kalırsam gazi!” dedirten iman, askerimizi kahramanlaştırmıştır.

Kana, kine ve inanılamaz bir ateş sağanağına rağmen, mehmetçik, adının ilham ettiği imanı hiç unutmamış, bir gül bahçesine girercesine şehadete koşmuştur.

Yine bu imanladır ki, fedakarlığın her türlüsüne, açlığa, yara bere ile yaşamaya sabırla katlanmış, yılmamış, yıkılmamıştır. Mehmetçiği ayakta tutan güç, düşmanlarını şaşkına çevirmiştir. Zira böylesine bir direnci onlar düşünmek değil, hayal bile edememişlerdi…

Düşman cephe, her ihtimali hesaba katmıştı ama imanın kahramanlaştırma derecesini bilememişti…

Ateş püsküren çeliğe karşı, Mehmetçik, iman dolu göğsünü siper etmişti.

Hem de onca kan, kin ve acımasızlığa karşı, insanlığından birşey kaybetmiyor, düşmanının seviyesizliğine asla düşmüyordu. Savaşa da güzellik getiriyordu. Hastaya, hastahaneye, silahsıza, teslim olana ateş etmiyor, esire misafir muamelesi yapıyordu.

 

İmanından kaynaklanan merhameti öyle coşkundu ki, onu “Tek dişi kalmış medeniyetin” acımasızlığı bile söndüremedi. Mehmetçiğin merhametinden düşmanı da yararlandı. Kendisini tehlikeye atarak, yaralı düşmanını sırtlayıp, siperine götürdü.

Mehmetçik Çanakkale’de binlerce insanlık dersi verdi. Daha aradan bir asır bile geçmeden, bırakın düşmanlarını; dostları, hatta çocukları ve torunları dahi, o insanlık örneklerine yabancılaştı.

Şimdi, Mehmetçiğin Çanakkale’de yaşadığı insanlığa bütün dünya muhtaçtır. Çünkü, açık ve örtülü savaşlarda yine acımasızlıklar, sömürüler, bencillikler yaşanıyor. Yine insanlar, küçük çıkarlar uğruna açlığa ve ölüme terkediliyor. Özellikle de Müslümanlar, yine dünyanın her yerinde, kana, gözyaşına, acıya boğuluyor.

Çanakkale’de Mehmetçiğin sergilediği insanlığı, samimi olarak yaşatacak bir imana şiddetle ve çok acele ihtiyaç vardır. Bu imanı yaşayarak, dünyada insanlığın, sevginin, hoşgörünün hala var olduğuna insanları inandırmak gerekiyor. Aksi halde, zayıfın ezilip sömürüldüğü, zenginin daha da zenginleştiği bir maddeci zihniyet, çölleşmedik gönül bırakmayacaktır.

Dünyayı yeniden ve bir daha, merhametle, vicdanla, sevgiyle, şefkatle kim tanıştıracak?

Bu insanlık görevi herkesten önce, Çanakkale dehşetinde bu güzellikleri yaşayanların torunlarına düşer.

Yani bize, size, hepimize düşen ve alternatif olmayan bir görevdir bu…

İnsanlık, ya yeniden ve bir daha kendine gelecek, yaratılış gayesini hatırlayıp, dünyaya yaşanılacak bir hayatı gösterecektir ya da gelişini hızlandırdığı kıyameti bekleyecektir…

Mehmetçiğin güzelliklerinin kaynağı yüreğindeki imandı. O, imanın doğru adreste aranması gerektiğini de adıyla, bütün aleme göstermekteydi. Çünkü o, MEHMETÇİK idi… Adı sahibinin güzelliklerine talipti. Bütün imkansızlığına, çaresizliğine ve bilgi eksikliğine rağmen, güzelliğin adresini biliyordu.

Kaynaktan kopmamıştı…. Güzellik kaynağından uzaklaşmamıştı. Gönlü, GÜZELLER GÜZELİ’ndeydi…

Bu millet, onu o kadar çok seviyordu ki, bu muhabbetle O’nun adını askerine ad olarak almıştı. Böylece dünyada, Peygamberinin adı kendisinde ad olan tek ordu olmuştu…

Hem de bu adı alışta, benzersiz bir incelik göstermiş, asla O’nun gibi olamayacağını bilmenin ve aşkının derinliğini göstermenin idraki içinde, Muhammed’i Mehmet ’e çevirmiş, onu da küçülterek askerine isim yapmıştır.

İşte Çanakkale, bu askerin zaferidir…

Çanakkale’yi diğer zaferlerimizden ayıran bir üstünlüğü de Osmanlı’nın son döneminde, daha doğrusu çöküşü sırasında kazanılmış olmasıdır.

 

Bu zafer, çöktü, bitti, öldü denildiği zamanda bile Osmanlı insanının ne olduğunu bir kez daha bütün dünyaya göstermiştir. Osmanlı insanını, bütün olumsuzluklara rağmen güçlü ve üstün kılan İslam imanını dosta, düşmana tanıtmıştır.

O günden sonra, düşmanlarımızın asıl hedefi, imanımız olmuştur. Çünkü onlar da iyice anlamışlardır ki, yüreklerde bu iman olduğu sürece, bu millet ne sürü olur ne de sömürülür…

Bugün ülkemizin içinde bulunduğu bütün darboğazların sebebi, bizi biz yapan değerlerimizden uzaklaşmamızdır. Çanakkale’den aldıkları dersle düşmanlarımız neremize vuracaklarını öğrenmişlerdir. Biz ise, tam tersine bir tembellik ve gaflet içine düşüp, sürekli düşman oyunlarına gelmişiz…

İşin en acı yanı da maddi ve manevi varlığımızı borçlu olduğumuz İslam İmanı ve onun kazandırdığı ahlaktan uzaklaşmış olmamızdır.

İslam imanından uzaklaşmak demek, sahip olduğumuz temel hayat damarını koparmak demektir.

Çünkü bu millet, bin senedir, sahip olduğu bütün güzellikleri o imana borçludur. Bütün kahramanlığını, güzel ahlakını, sevgisini, o imandan ve o imanın en yüksek temsilcisi olan Güzeller Güzeli’nden almıştır.

Bu gerçeği görenler, bu milleti zayıflatmak ve yenmek için, doğrudan doğruya her vesile ve vasıta ile imana saldırmaktadırlar. Bu konuda netice almak için her yolu, daha doğrusu her yolsuzluğu deniyorlar… İlmi gerçekleri saptırıyorlar, tarihi tahrif ediyorlar, güncel olayları tersine çeviriyorlar…

Bütün mesele, İslam’la güçlenmiş, kahramanlaşmış olan bu milleti, tarih sahnesinden silmektir. Çanakkale’de çok ümitlendiler.

Maddi sebeplere, silah ve asker üstünlüğüne, Osmanlı’nın askeri ve bürokratik çözülmesine bakınca da hemen harekete geçtiler. Ancak, Mehmetçik bütün bu olumsuzlukları tersine çevirircesine şahlandı…

Bu şahlanış, bütün planları, entrikaları, ince ayar hesapları altüst etti…

1916 yılının şartları 2 yıl sonra değişti. Çünkü Mehmetçik elinden geleni, hatta gelmemesi gerekeni de, Allah’ın izniyle yapmıştı. Ancak, askeri ve sivil bürokrasi, kendisinden ve silah arkadaşlarından kaynaklanan sebeplerle çaresiz kaldı ve Devlet çöktü. Ama Mehmetçik çökmemişti.

Zira hala aynı imanın sahibiydi Mehmetçikler…

Şimdi artık düşülen yerden kalkmanın günüydü. Tekrar, yegane gücümüz olan Mehmetçiğe iş düştü. Bu defa bütün millet, 7’den 70’e Mehmetçikti… Yeni savaşın adı, İSTİKLAL SAVAŞI idi.

İstiklal, bağımsızlık demekti. Daha iki asır önce dünyaya bağımsızlık armağan eden Devlet, şimdi son vatan parçasında kendi bağımsızlığını kurtarmaya çalışıyordu.

Yine imkansızlık vardı…

Yine düşman çoktu ve güçlüydü.

 

Biraz yorgun ve yaralı da olsa yine karşılarında kahraman Mehmetçik vardı. İstiklal Savaşı, Çanakkale’nin verdiği tecrübe ve moralle kazanıldı. Mustafa Kemal’den Ali Çavuş’a kadar aynı kadro, bir daha cephede saf tuttu.

Çanakkale, hem Balkan savaşlarındaki acı yenilgimizin hüznünü giderdi hem de İstiklal Savaşımıza güç verdi.

Söylemesi biraz zordur ama Çanakkale Zaferi, günümüzdeki olumsuzluklardan bile sorumludur. Çünkü Çanakkale, sekiz buçuk ay içinde, ülkemizin en iyi yetişmiş, en kaliteli insanlarını, gelecek vaadeden parlak gençlerini de alıp götürmüştür. Zira Çanakkale bir subay savaşı olmuştur. İstanbul’un ve Anadolu’nun en seçkin liselerinin öğrencileri, gönüllü olarak Mehmetçiğin imdadına koşmuş ve büyük bölümüyle de burada Mehmetçik olarak şehit olmuşlardır.

En kaliteli insanımızın Çanakkale’de dünyasını değişmesi, günümüze kadar uzayıp gelen bir kahtı ricale (adam kıtlığı) sebep olmuştur.

Bununla beraber, Çanakkale, milletimizin hafızasına kazınmıştır. Hatıralarının en canlısı ve etkilisi olarak, ibretlerle dolu durmaktadır.

Çünkü, neredeyse her iki evden biri Çanakkale’ye evladını göndermiştir. Hem de Çanakkale’de, bugün çok muhtaç olduğumuz müthiş bir birlik ve beraberlik yaşamışızdır. İstanbul’dan Ankara’ya, İzmir’den Adana’ya, Samsun’dan Selanik’e, Gaziantep’ten Tunceli’ye, Kahramanmaraş’tan Diyarbakır’a, Medine’den Bağdat’a, Kudüs’ten Trablusgarb’a, Üsküp’ten Saraybosna’ya kadar bütün İmparatorluk coğrafyasından insanımız, yanyana, omuz omuza düşmana karşı durmuşlardır.

Bu birlik gönül birliği idi, iman birliği idi, din kardeşliğinin verdiği beraberlik idi…

Şimdi, son vatan parçası olan Anadolu’da bile bir avuç insan Çanakkale’deki birlik ve beraberliği gösteremiyorsa burada biraz durup düşünmek gerekmez mi? Evet, bu noktada durup düşünmek ve “Acaba, biz nerede yanlış yapıyoruz?” diye kendimizi hesaba çekmek icap etmez mi?

Çanakkale’nin o zor ve çetin günlerinde var olup da bugün kaybettiğimiz ruh, nasıl bir şeydi?

O ruhu, yani Çanakkale heyecanını yeniden bulmak, birçok şeyi bulmamız anlamına gelecektir.

İnanıyoruz ki yeniden Çanakkale ruhunu kazanırsak bir daha Kuvayı Milliye aşkını yakalarsak maddeten ve manen çok güçleneceğiz, önümüz açılacak ve biz, bir kez daha dünyaya insanlık nedir gösterebileceğiz.

Ümitsiz değiliz…

O güzel insanlara ve hatıralarına layık olmaya çalışıyoruz.

Onları anlayan, seven ve yollarını yol bilen güzel gençler yetişiyor.

O güzel gençlere, erkeğiyle kızıyla, güneylisiyle, kuzeylisiyle, doğulusuyla, batılısıyla, hepsine sevgiler, saygılar sunuyorum.

 

 

ALLAH’IN AHLAKIYLA AHLAKLANANLAR DOST OLUP BİR OLABİLİRLER…

Dost yürekler bulur birbirini… Daha doğrusu buldurulur birbirine layık yürekler. Rabbim iyileri iyilerle karşılaştırır. Dostları dostlarla… Dünyada tesadüf yoktur. Dostluk da tesadüf olmaz… Dostlar da tesadüfen bulmaz birbirlerini… Buldururlar… Dost arayan, dost olmalıdır

İnsan müthiş ve muazzam bir varlıktır. Yaratıkların en mükemmeli ve en üstünüdür. Bu üstünlüğün en önemli özelliği ise, bilmesi ve sevmesidir.

İşte bu sebeple bilmeyen ve sevmeyen insan, yaratılış çizgisinden uzaklaşmakta ve üstünlüğünü yitirmektedir.

Bilginin ve sevginin en tatlı meyvesi ve neticesi ise, DOST olmaktır.

Dost olmak, dost bulmak demektir. Gerçekten var olan sevgi, yürekten taşar ve etrafını kendinden haberdar eder.

Çevresinde bilinir sevgi de güzel gönüllü insanları mıknatıs gibi çeker, toplar, birleştirir. Dost yürekler bulur birbirini… Daha doğrusu buldurulur birbirine layık yürekler. Rabbim iyileri iyilerle karşılaştırır. Dostları dostlarla… Dünyada tesadüf yoktur. Dostluk da tesadüf olmaz… Dostlar da tesadüfen bulmaz birbirlerini…

Buldururlar…

Dost arayan, dost olmalıdır.

***

Dostluğu, sevgi ve şefkat dolu sohbetlerle yaşatanların sarsılmaz birliği ve beraberliği, toplum yapısını da güçlendirir, sağlamlaştırırdı. Gerçek dostları, ancak ölüm ayırırdı.

Dost öyle derin ve tarifsiz bir güzelliğin temsilcisiydi ki, “Dostun dostu da dost”  sayılırdı… Zira dostluğun altyapısını oluşturan muhabbet, şefkat, merhamet, vefa manevi ve ruhani özelliklerdir. Bunlar başkalarına da sirayet eder, yakın duranları da rengine boyardı.

Yaratılışımızın gereği olan dostluk, Rabbimiz’in de emridir. Yüce Yaratıcı bizi, kendisinden korkarak, yaratılış çizgimizi bozmamaya ve dolayısıyla da SADIK’larla beraber olmaya çağırır. (Tevbe,119)

Efendiler Efendisi de şöyle buyurur: “Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de kamil mümin olamazsınız.”

“Size bir şey söyleyeyim mi? Onu yaptığınız takdirde birbirinizi seversiniz: Aranızda selamı yayınız ve hediyeleşiniz…”

Bir Kutsi Hadiste de birbirlerini Allah için severek dost olanlar şöyle müjdeleniyor:

“Ey Habibim, benim için birbirlerini sevenleri müjdele… Benim için birbirlerine ikramda bulunanları müjdele…

Senin için birbirine itimat edip de dost olanları müjdele… Onlara benim de muhabbetim tahakkuk etmiştir. Ben de o kullarımdan razıyım…”

Dünyaya dostluğu ve sevgiyi en sağlam ölçülerle hediye eden Güzeller Güzeli Efendimiz, kazanılan her arkadaşın Cennet’te bir derece kazandıracağını haber veriyor.

Allah için birbirlerini seven dostların ahiret alemleri öyle nur, huzur ve mutluluk dolu olacak ki, bunu ancak Efendimiz  (SAV) anlatabilir.

“Kıyamet gününde, Arş-ı Ala’nın etrafına kürsüler konacak. O kürsülere oturanların yüzleri, ayın ondördü gibi parlayacak…

Diğer insanlar korku ve endişe içinde çalkalanırken, onlarda korku ve endişe olmayacak… Nebiler ve şehitlerden olmadıkları halde, bütün iman ehli onlara imrenecek…

Kürsüleri nur, elbiseleri nur, vücutları nur… Yüzlerinin ışığından ay ve güneş olmadığı halde, mahşer yeri pırıl pırıl olmuş.

“Ya Rabbi, bunlar kimlerdir?…” diye soracak mahşer halkı…

Onlar öyle kimselerdir ki, ayrı ayrı memleketlerden, uzak şehirlerden Allah için bir araya gelip toplanırlar, sevişirler ve Allah’ı zikrederler…

Onlar ne birbirlerine haset ederler ne buğzederler, ne kin beslerler. Gönül birliği içinde Hakk’a müstağraktırlar. Allah sevgisinde yok olmuşlardır.

İşte onlar, o kürsülerde oturanlar, Allah için birbirlerini sevenlerdir.”

Kenetlenmiş tuğlalar gibi, ayrılmaz bir bütün olmuşlar, kaynaşmışlar, kopmazlarmışlar… Kardeş olmuşlar, dost olmuşlar… Onların biri binden fazladır.

Rabbimizin sevgisinden sevgisiyle yarattığı insan, böylece erer insanlığın sırrına… Böyle layık olur insanlığa… Bu sebeple,  “Sevmeyende ve sevilmeyende hayır yoktur…”

Bu sevgiyle bir kubbeyi meydana getiren taşlar gibi olurlar… Birinin hayatı, ötekilerle irtibatlanır ve asla yalnız ve tek olmazlar. O dost gönüllüler birbirlerinde fani olmuşlar, erimişler, kaybolmuşlardır.

Dost adama, yedi kat yabancı da dosttur. Allah’ın ayali olan halkın her bir ferdini, bir dost adayı olarak görür, dostluk gösterir. Dostluğun gerektirdiği gibi davranır…

***

Dostluğun bedeli nefsaniyetten arınmaktır. Nefsani duyguları bir kenara atmak, kötülükleri emreden nefsin burnunu her daim toprağa sürtmektir. Çünkü dostluk vefa ister, fedakarlık ister, aşk ister, kadir-kıymet bilmek ister, katlanmak, katlanmak, katlanmak ve asla kırılmamak ister…

Üstelik, kendi varlığını daima daha aşağı görmek ister ancak tevazu tabanına oturur. Kibirle, gururla, kendini beğenmişlikle, bencillikle yürümez…

Bu sebeple dostluk önce Hakk’a Dostluk olarak temellenmelidir.

Ancak Allah’ın ahlakı ile ahlaklananlar dost olabilirler, Tek’leşip, bir olabilirler

NÜKTE

Yavuz Sultan Selim, Mısır yolunda, “Ordu-yu Hümayun” saatlerce Kocaeli’nin bağ ve bahçelerinden geçer. Yavuzun içinde bir endişe: “Acaba asker izinsiz bir tek elma koparmış mıdır?…”

Bir müddet sonra ordusunu durdurur. Yeniçeri ağasını yanına çağırarak, bütün askerin heybelerinin aranmasını emir verir. Arattığı şey; tek bir elmadır. Fakat yok. Yarım elma bile çıkmaz heybelerden. Yavuz sevinçlidir:

– Eğer bir askerin üstünde halkın bahçesinden koparılmış tek elma çıksaydı, Mısır seferinden vazgeçecektim. Şükür Allah’ıma, der.

Tarih gösteriyor ki; gerçek “Zafer”ler yalnız kılıçların ucunda değil, üstün ahlak anlayışının ve faziletlerin burcundadır.

SIDDIK DEMİR KİMDİR?

1959 yılında Afşin’imizin Tanır mahallesinde doğmuşum. Ailem Dağlıca mahallesinden gelerek Tanır’a yerleşmiş. Tanır mahallesi sakinleri nezdinde hep Dağlıcalı olarak biliniriz.  Sülalemize Demircilik mesleğinden ötürü ‘Demirciler’ denir, öyle bilinir. Uzun dönem Tanır Mahallesi’nde demircilik mesleği icra eden ailem bu mesleğin revaçtan kalkması üzerine önemli bir kısmı Osmaniye’ye göç ederek hayata oradan tutunurlar.

İlk öğretim okulunu Tanır Mahallesi’nde tamamladım. Liseyi yukarıda bahsettiğim zorunlu nedenle Osmaniye Atatürk Lisesinde okudum. Edebiyat bölümü mezunu olmama rağmen o dönemde Milli Eğitim Bakanlığına bağlı gerek sınıf gerekse branş öğretmeni yetiştiren Eğitim Enstitüsü Fen bölümüne girdim. Merhum şairimiz Hayati Vasfi Taşyürek’in dediği gibi “Kazanın inisiyatifine bağlı; bulguru az korsan çorba, orta halli olursa cıvıklama, çok kaçırırsan pilav olur” hükmü ne yazık ki eğitim politikamıza en iyi misal teşkil eder. Girmiş olduğum okulun son sınıfında Eylül ihtilali oldu. Öğrenci liderliği görevi yaptığım için bir müddet ceza evinde zorunlu ikamete mecbur edildim. İyi de oldu, bari kendi durumumuzu ve ülke gerçeklerini yeniden sorgulamamıza vesile oldu. Bazı derslerin final imtihanlarına elleri kelepçeli olarak asker refakatinde girerek mezuniyeti hak ettik elhamdülillah.

İlk görev yerim Kırşehir Lisesi olmuştur. Uzun dönem lise ve dengi okullarda öğretmenliğin yanında Gazi Üniversitesi’ne bağlı Kırşehir Eğitim Yüksekokulunda Kimya Öğretmenliği yaptım. Gazi Üniversitesi Kimya Bölümünde Lisans tamamlama programı neticesinde bu görevi ifa ettim. Bilahare bakanlık değiştirerek Sağlık Bakanlığına geçtim. Sağlık Meslek Liselerinde aynı görevi yapmanın yanında Elmadağ Sağlık Meslek Lisesi müdürlüğü görevini uzun müddet yürüttüm.

Başkentimizde bulunan birtakım kültür mahfillerinde bulundum. Zamanla idarecilik görevimiz de oldu. Şairler Yazarlar Derneği, İnsan ve Kültür Derneği, Selçuklu Sosyal Yardımlaşma Derneği gibi kuruluşların yönetim kurulunda veya genel başkan yardımcılıkları yaptım. Üniversite yıllarında da öğrenci liderliği gibi alanlarda tecrübeli olmam sosyal inkişafımıza zemin hazırlamıştır.

Okul müdürlüğü görevi ifa ederken okul adına kültürel bir etkinlik “Yeni Nefes” adını koyduğumuz bir dergi çıkardık. Okulum adına derginin sahibi bendim. İlk sayıdan itibaren kendi yöremin şair ve yazarlarında birilerini dergiye alma ihtiyacı hissettim. Küçüklükten beri Tanır mahallesinde, köy odalarında şiirleri söylenen Derdiçok aklıma geldi. Onun şiirlerinden bazılarını yayımladım.

İlk altı sayıdan itibaren “Yeni Nefes” dergisi idari soruşturma geçirdi ve ben de okul müdürlüğünden alındım. Çok zordu dergicilik. Çıkardığımız bu yayın, bütün ülkedeki okullara dağıtılıyordu. Kendi imkânlarımızla ve esnafın yardımıyla çıkan bu yayın kendi alanında bir ilk olduğu için hasımların oluşması gecikmedi.  Mükâfat beklerken cezalandırılmış olduk. Dönemin genel müdürü bağlı bulunduğu yüksek makamlara dergiyi göstererek “Biz genel müdürlük olarak bile böyle bir dergiyi çıkarmamız mümkün değil. Bir okul müdürümüz bunu nasıl yapar, bunun arkasında dış güçler olabilir” gibi hezeyanda bulunur. Netice malum…

Derdiçok’un şiirlerinin orjinallerini bir öğretmenim vasıtası ile Maraş’ta ikamet eden merhum Ali Sait Emirmahmutoğlu’nun hazinesinde aldırdım. Milli Kütüphane’nin “Cönk” denilen dönemin demirbaş kayıtlarına ilavelerin yanında ilçemiz ve çevresinde yaşayan hafızaları güçlü bilge kişilerden de istifade ederek topladığım şiirleri “Afşinli Derdiçok” adıyla yayımladım. Mezarı Tanır’da olduğu için Afşinli dedim. Bu kitap şu an Milli Kütüphanelerde ilgilenenlerin hizmetine sunulmuştur.

İlk kitabımız Derdiçok’a ilaveten, ilçemiz Afşin’in efsane şahsiyetlerinden Dirgen Ali’yi romanlaştırdım. Dirgen Ali olayının iç yüzünü belgesel bir yöntemle, çağdaş islam alimi Menzoğlu Ahmet Efendi ile beraber işledim.

Arzum; elim bir faciayla son bulan bir tarihi yeniden yeşertmek yerine kimseyi incitmeden bu olayla beraber evrensel mesajlar vererek bir taraftan birliğimiz, dirliğimiz adına, diğer taraftan da bu olayla beraber yöremizin kültür değerlerini işlemek ve kültürel sınırları genişleterek Afşin’imize hizmet etmektir. Dirgen Ali kitabımızda Milli Kütüphaneye girmiştir. Gazeteci Ömer Lütfü Mete ağabeyin aramızdan ansızın ayrılması ‘Dirgen Ali’ senaryosunun görsel medyaya aktarımını akabete uğratmıştır.

Fikri ve edebi yazılarımdan oluşan “Gündemden Kesitler” adında bir deneme kitabımız Dirgen Ali romanını takiben çıkmıştır. Bu kitaptaki makalelerimin büyük çoğunluğu Ulusal yayın yapan “Gündüz” isimli gazetede haftada iki gün kendi köşemde yazılan makallelerdir. Yaklaşık bir yıl köşe yazarlığından sonra yazarlık denilen mesleğin birtakım inceliklerini de öğrenmiş oldum.

Afşinli olmanın gururu; Afşin ve civarındaki kültürel kotlarımızı yazılı hale getirerek önce yöre insanımızın, bilahare sınırları aşarak daha geniş kesimlere duyurabilme ülküsü kazandırdı. Bu iştiyakla başka değerlerimize yönelme arzusu hâsıl oldu. Bu duygu, bağlılık duygusu, yetişmiş aydınlarının meyveli ağaca benzemesi, daha ziyade hiçbir şey beklemeden en azından kendini tatmin etme tadı lezzeti tarif edilemez.

Derken Merhum Ali Afşaroğlu hemşerimin “Ashab-ı Kehf” isimli araştırmasına ilaveten Prof. Dr. Faruk Sümer’in bu konuyla ilgili kitabından hareketle Ashab-ı Kehf yiğitlerinin hayatlarını belgesel bir anlamda romanlaştırmaya koyuldum.  Ülkemizdeki yerlerin yanısıra Amman,  Şam ziyaretleriyle araştırmamı genişlettim. Malumdur ki  İranlılar her biri kırk beş dakikadan oluşan tam on dört adet CD’den oluşan başarılı prodüksiyonu Ürdün’de çekmişler.

Ankara Etimesgut ilçesinde bulunan Papaz Damiel’le de bağlantı kurarak, onların bu olaya bakış açıları konusunda kanaat oluşturdum. Elbette ki ilk ve tek değişmeyen kaynak “KEHF” suresindeki on sekiz ayet mihenk taşımız olmuştur. Derken “En Uzun Gün” adı altında Eshab-ı Kehf romanı ortaya çıkmış oldu. İşte bir kültür adamının kendi doğup bulunduğu yörenin kültürüne bu şekilde hizmeti önemli bir görevdir. En büyük milliyetçilik bence bu alanda yapılan hizmetle olur. Takdir edilir veya edilmez. Dünyalarını değiştirdikleri halde halen bütün haşmetleriyle yaşayan bir Derdiçok, bir Hayati Vasfi Taşyürek, bir Mahzuni Şerif gibi değerler abı hayat suyunu içmiş gibi değiller mi?

Ne yazık ki her gün yurdun değişik yörelerinde Eshab-ı Kehf külliyesine gelen onlarca insanımıza bu zatlarla ilgili tek sayfalık bilgilendirme amacıyla bile istifadelerine sunulan yazılı bir broşür, risale veya kitap orada bulamazsınız. Yerel yöneticilerin ve devlet faktörünün bu işe el atması bu kadar zor mu? Oportünist bir siyaset, Makyavellist bir mantık, dünyevileşmiş bir Müslüman… Kaht-ı rical eksikliği vesselam deyip geçelim.

Afşin ve civarında yaşanmış olaylardan oluşan on adet hikâyeden ibaret “Şahan” adındaki bir kitabımızla da ilçemiz merkezli anlatımla noktayı koyar mıyız şimdilik bilmiyorum. Afşin’nin Beyceğiz Mahallesi’nde geçen çarpıcı bir aşk hikâyesiyle okuyucular; bir Ferhat-Şirin, bir Telli Senem-Yazıcıoğlu Osman’ı aratmayacak gerçek bir sevda hikâyesini Şahan’da göreceklerdir. İlçemizin sorumlu yetkilileri sorumluluklarının idrakine vardıkları vakit bu da olur inşallah…

Afşin’li Derdiçok, Dirgen Ali, En Uzun Gün ve Şahan adındaki dört adet çalışmamız tamamen Afşin’imizin değerlerini konu alır.  Afşin merkezli bu değerlerin  mesajı bütün ülke insanına yöneliktir.

Bu dört adet kitabımız her Afşinlinin kütüphanesine girmese de, bütün okulların kütüphanelerine, bütün yazar çizer öğretmenlerin bilgisine, idrakine, kamu idarecilerinin sosyal ve kültürel etkinliklerine konu olmalıdır. İnsanlarımız bu konuda bilinçlendirilmelidir ki ilçemizin kültürel sınırları fersah fersah genişlesin.

“Ol mailer ki derya içredur da derya yı bilmezler” der Şair Şeyh Galib. Yani Balıklar denizde yaşadıkları halde suyu bilmezler. Ama insan öyle olmamalıdır. Yaşadığı yerin kıymeti, idrak edilirse artar. Değerler manzumesinin gürleşmesi için dünyevileşmede nispeten kurtulmamız gerekir. İnsana metafizik bir takım ürpertilerle bazen öteler görünür ya, erken yaşlarda da bu süreyi kısaltmak için uyarıcılara çok büyük iş düşer.

İşte Ankara’mızın gerçek sahipleri olan başak insanların konu edildiği ve alanında bu evsafta tek olan “Ankara Gönül Erleri” adında kitabımızla Afşin’imizden biraz uzaklaşmış bulundum. Bir Hacı Bayram Veli, bir Ali Semerkandi, bir Ayaşi, bir Taceddin Veli, bir Hüseyin Gazi ile dünün, bir Galip Kuşçuoğlu, bir Arvasi, bir Derman hoca, bir Yardımedici, bir Asım Köksal ve bir İbrahim Ethem ile bugünün sahiplerinin himmetleriyle Başkentimizin tanınmasına da katkı sağlamış bulunmaktayız. Mevla’m devamını nasip etsin.

Evet “Ankara Gönül Erleri” kitabımızdaki ölümsüz insanları tanımadan, Ankara’da onlarca sene ikamet etmişsin neye yarar. Bu şehirde hiç yaşamamışsın demektir. İşte bu anlamda başvurulacak yegâne eserdir “Ankara Gönül Erleri” kitabıdır.

Sekizinci kitabımızda fikri yazılardan oluşmuş olup “Duyarlı Gezintiler” adında çıkmıştır. Elimizde yeni bir roman çalışması bulunmaktadır, İnşallah muvaffak oluruz.

İnsanı robotlardan ayıran özelliklerden en önemlisi hissiyattır. Makineleşmek istiyorum diye şiir yazanlardan dahi kuvvetle bulunan duygusallık, insanı insan yapar. Yazar- çizer, düşünce adamları duygu anlamında bir çağlayan, bir bora ve bir fırtına olabildikleri için yazar- çizer olurlar.

Peygamberimize izafeten söylenen “Gulub-u Şuara Hazinetullah” sözü söylenmek istenilenin bu anlamda en güzel sözdür. Mealen; şairlerin gönülleri, yani duyguları yani hissiyatları derya gibidir, söyledikçe coşar, çoğalır.  Mesele “Sadizm” de bir duygudur, bir hissiyat dır ama Rahmani değil. İşkence etmekten, kan akıtmaktan zevk alan duygu. Fransız yazar Alexsandr Sadizm’in seçtiği yol olup adına izafeten bu akıma “Sadizm” denir ki işledikleri tema tamamen şeytani hissiyattır.

İnsan Ahsen-i Takvim üzere yaratılmıştır. Doğuşta kereste, yani odun gibidir. Zamanla olgunlaşır ve belli bir şekle girer. Aldığı eğitim onun kalıbıdır. Fıtrata uygun bir eğitim ile her geçen gün kâmilledir. Olgunluğun ölçüsü yoktur. Okumak en önemli unsurdur. Kişinin kendini yetiştirmesi aydınlık bir dünyanın gidişatına katkı sağlamış olur ki bunun önemli göstergesi yazar, çizer şairlerdir. Şairler daha çok kırsal kesim veya tarım toplumlarının içinde çıkar. Şehirleşmiş toplumlarda evrensel mesajların dili nesir yazılardır. Yani roman, hikâye ve diğer çalışmalar gibi. Özellikle şehir toplumu mimarları yazarlardır. Bir makalenin ortaya çıkması, için onlarca kitap okunur. Okumadan yazılan yazılar eskiler bilir  “Asker Mektubu” gibi kıymeti harbiyesi olmayan gayretlerden olur. ”Habibim de ki hiç bilenle bilmeyen bir olur mu ?“ kutlu sözde de açık seçik okumanın bilgiye ulaşmanın fazileti anlatılır. Bu işler öyle durup dururken tıpkı irticalen şiir söyleyen şairlerin durumu gibi olmaz. Aydınlanmak için okumak, gezmek, görmek şarttır. Eğer ortaya bir ürün konmak isteniyorsa öyle üç beş sene değil belki on ve katları zamanda okumak gerekir.  Bu vetirenin sonunda, yani taşma noktasındayken yazmaya başlamak, en doğru olanı budur. Yazar, iddiası olan insan demektir. Mesajlarını sunduğu toplumu evirmek istiyorsa onun değerlerine saygılı bir dil, bir üslup kullanmak zorundadır. Özellikle ana sütü gibi ak ve helal olan dilini bozmadan, güzelim Türkçemize zarar vermeden, yaşayan Türkçemizi yaşatmalıdır ki amaç hâsıl olsun. İşte yazar ile okuyucu arasındaki en hassas ilişki budur. Onu jakobence hırpalamak,  zorla birtakım Marksis terminolojinin kulu kölesi yapmaya zorlamak, ona en büyük hakarettir. Kutsal olan insandır. Onu aşan hiçbir kutsiyet yoktur. Her düşünen insanın yolu ona çıkmalıdır. Hareket noktası ve bitiş noktası ona varmayanlar yazar-çizer hüviyeti olsa dahi gerçek anlamda yardıma ihtiyacı olan fukaralardandır. İşte iyi bir yazar olmanın kriterlerinden bazılarını kendi zaviyem de ifade etmeye çalıştım.  Bendeniz bu kriterler üzere olmayı düstur kabul ederek karınca kaderince irfan hayatımıza katkıda bulunmayı arzuluyorum. İnşallah muvaffak olurum.

Mehmet Gören kardeşimiz bu işin esprisini anlayan bir hemşerimizdir. Kendisi bu yolda istidadı olan biridir. Bana yönelttiği soruların tamamı ve hatta yöneltmedikleri birtakım konularda meramımı sunmuşumdur. Az lafımız çok, yanlış tespitlerimizi de hoşgörü zaviyesinde değerlendirerek çalışmasına katkı sağlamak benim için onurdur. Bu fırsatı lütfedip duygularıma tercüman oldukları için de kendisine teşekkür ederim.

Sıddık Demir’in yayımlanmış eserleri: Afşinli Derdiçok, Gündemden Kesitler, Ankara Gönül Erleri, Dirgen Ali, En Uzun Gün, Duyarlı Gezintiler, (Şahan Piri Galibi adlı kitabı basım aşamasındadır).

DEMİRCİ HALİL

Erzurum’un merkezine bağlı bir kasabada yaklaşık yüze yakın çeşitli rütbede askerlerden oluşan bir karakol. Şuna askeri bir birlikte diyebiliriz. Karakol komutanı  Kahramanmaraş- Elbistan nüfusuna kayıtlı genç yaşta biri. Birliğine kısa dönem askerlik görevini ifa etmek için  Afşin-Dağlıcalı İnşaat Mühendisi Emre Gülbey adında bir asker gelir. Bir aylık olan acemi birliğinde eğitimden geçtikten sonra  geri kalan dört aylık mecburi hizmeti için bu kasabadaki birliğe gelen Gülbey:

Hemşericiliğin yanında ılımlı, uyumlu görgülü bir kişilik yansıttığı için komutanının gözüne çoktan girmiştir bile. Resmi görevinin dışında, arkadaştan da öte, aynı toprağın insanları olması, ayrı bir ilişkiler yumağının gelişmesine neden olur. Gülbey burada geçirmesi gereken zamanın en güzel bir şekilde geçtiğini daha sonraki hayatında sitayiş bahsedecektir hep. Bir gün;

Komutanının babası oğlunu ziyaret için Erzurum’daki birliğe kadar gelir. Oğlunun makam odasına geldiğinde Gülbey’le tanışır. Adamcağız olgun yaşta,  görmüş geçirmiş biri. Elbistan- Afşin Ovası’ndaki her dağın, her tepenin hatıralarıyla beraber, tarihe mal olmuş kişilerinin, durumlarının farkında olarak yaşamışa benzer görünmektedir.

Oğlunun dışında aynı toprağın bir neferi ile diyarı gurbette karşılaşması, derinine sohbet etmesine vesile olur. “Evladım hangi köydensin?” sorusuna “Maravuz’luyum amca.” cevabını alması üzerine adamcağız  “Senin yaşın küçük, biz biliriz, o köyde bir Demirci Halil adında yiğit, misafirperver, gölgesine sığınılır, çevresindeki alimlere oldukça düşkün, geleni gideni, yiyeni içeni hat safhada bir muhterem zat vardı. Ben küçüktüm ama babamla olan birtakım hatıraları nakledilirdi bizim evlerde. Böyle birini hiç duydun mu?” dediği vakit Gülbey: “Amcacığım bahsettiğin kişiyi fiziki olarak tanımam. Ben doğmadan çok önceleri rahmeti rahmana kavuşmuş. Ancak şunu hemen ifade edeyim; Demirci Halil dediğiniz zat benim dedemdir. Bize köyde Demirciler derler. Benim soyadım da Demir’dir. Şu anda inanılmaz bir duygunun içine ittin beni. Evet, bende babamdan işittiğim kadarıyla bölgemizin kültürüne yabancı değilim. İstersen gerek Dedemle ilgili gerekse diğer güzelliklerimizle ilgili sohbet edebiliriz.

Adamın gözleri parlar. Yüzünde ki olumlu ifade ile ağzının silüetine yayılması uzun müddet devam eder.

Bahtiyar olurum evladım diyerek kendi kendine: “Şu Allah’ın işine bak, oğlumu ziyarete geldiğim vakitlerde ayaküstü uğrar hemen dönerdim. Ama şu an itibariyle bende hep hayranlık uyandıran koç gibi bir adamın torunu ile sohbet etmek elzem oldu” diyerek ayaküstü olan bu tanışma faslını bırakarak kendine gösterilen koltuğa yayılır.

“Gülbey evladım, bir baba olarak komutanının adına inisiyatif kullanmak yapmış olduğum iş değildi. Ancak yarın Elbistan’a döneceğim. Onun için sen şu işlerini bir kenara bırak da şöyle karşıma otur lütfen,  sohbet etmek isterim. Eğer bir mahsuru yoksa evladım” diyerek Gülbey’in de karşısına oturmasını sağlar. Bu konuşmalara şahit olan Komutan oğul; “Ne demek babacığım, siz sohbetinize devam edin. Kimse sizi rahatsız etmez. Güya beni görmeye geldin ama iki laf edemedik. Anlaşılan toprağın hatıraları seni aldı götürdü. Ben geç geleceğini evdekilere bildiririm. Sen müsterih ol babacığım.” diyerek makamının dışına çıkarken, “Her on dakikada bir çaylarını ihmal etmeyesin.” diye nöbetçi askeri uyararak başka işlerine döner. Baş başa kalırlar.

Gülbey, sohbete bir yerden başlanması gerektiğinin farkında olarak, sükûtunu bozmadan Adam: “Seni dinliyorum evladım. İşe ailenizden başlayabilirsin” uyarısıyla Gülbey bildiği kadarıyla anlatmaya başlar.

Bizim sülalemizin nihai dayandığı yer İran Horosan’ı imiş. Öyle söyler babam. Söyleyeceklerimi babamdan duyduğum kadarıyla nakledeceğim. Bu anlamda benim özel bir araştırmam yok. Büyük büyük dedemiz Kara Memet, Kayseri-Pınarbaşı’nda kısa bir süre ikametten sonra  bugün bildiğiniz Afşin’in Maravuz köyüne yerleşir. Malumunuz sonradan köyümüzün adı “Dağlıca” olarak değiştirilmiştir. Kara Memet Dede elinden ve dilinden maharetli olduğu için kısa sürede köyün demircisi olur. Kendinden sonra bu mesleği oğlu Mustafa devam ettirir. Böylece sülalenin adı ‘Demirciler’ olarak bilinir. İşte sizin adını duyduğunuz Demirci Halil, Mustafa Dedenin dört oğlundan ikincisidir. Ağabeyi Memet Yemen’de askerlik yaparken şehit düşer. Adı küçük kardeşe verilir ki ismi yaşasın diye. Halil dedemizin iki tane de kız kardeşi vardır. Sarızın Büyük Söbeçimen köyünde dayıları vardır. Baba ve ana tarafları Avşar Türkmenlerindendir.

Halil Dede ile ilgili birbiriyle bağlı olmayan bazı anekdotlar aktarmak isterim. Kendisi uzun dönem muhtarlıkta yapmıştır. Döneminde köyün Aksaçlıları diyebileceğimiz Kalenderler kabilesinden Haşim Ağa, Kasımlardan Mustafa, Keşirlik denilen bölgede Karapalta, Öksüzlerden Kel Bayram, Yakuplardan Kör Omarın Memet, Hoca Derviş, Velikalerde Ali Çavuş, Köselerde Ali Kağ, Topaktaş mezrasında Abidin, Dervişler kabilesinde Bekir, Kırlarda Feramiz başta olmak üzere, ileri gelenler nezdinde Demirci Halil’in ve Haşim Ağa’nın yerleri bir başkaymış.

Demircinin meclisinde, zaman zaman köy dışında, yani Elbistan-Afşin-Sarız yöresinden seçkin insanlarda bulunurmuş. Bunlardan Afşin’de Menzoğlu Ahmet adında yörenin en büyün alimlerinden biriyle, Sarızlı Bakı Hoca namıyla tanınan büyük bir zat, sık sık uğrayarak uzun süre sohbet ederlermiş. O dönem için iki türlü geçim şekli varmış. Biri tarım yani çiftçilik, diğeri ise zenaatmış. Dedemin babası Mustafa, Demirci olduğu için ölünce tezgâhın başına Halil Dede, büyük oğul statüsüyle geçmiş. Zenaat sahibi olmak önemli bir maharet olduğu için, zenaatı olanlar, icra etikleri müddetçe o günün şartlarında geçimi en iyi olanlardanmış. Sürekli ihtiyaç duyulan bir meslek mensubu oldukları için köyün hali vakti yerinde olanların ilk sırasına giriyorlarmış. Halil dedenin de bunca masrafları ancak öyle karşılanırdı herhalde. Hani derler ya “Sefaletten asalet olmaz.” bu laf çok doğrudur. Geleni gideni, yiyeni içeni ağırlayıp memnun edemezsen, kuru gürültüyle işler yürür mü? Bu kadar sevilip sayılabilir ve sözün kanun gibi geçerli olur mu?

Mesela; köylüsünde biri, sizin Elbistan’da bir esnafı dolandırır. Esnaf bir türlü bu zata ulaşamaz. Sonunda dükkânını kapatarak bu adamın köyü olan dedemin köyüne gelir. Mağduriyetini, gördüğü, karşılaştığı her köylüye anlatarak borcu olan kişiye ulaşmak ister. Adamı bulamaz, çünkü adam haberdar edildiği için sürekli yer değiştirir. Derler ki: “Bu böyle olmaz Demirci Halil’e git derdini ona anlat.”

Demircinin huzuruna çıkar ve derdini anlatır. Kaç lira borcunun olduğunu öğrenen Demirci, elini cebine atarak adamın alacağı olan parayı öder ve der ki; “Sen benim misafirimsin. Bir densiz sana yanlış yapmış. Bu köylüm adına senden özür diliyorum ve borcu olan alacağını ödedim. Var git kardeşim. Birazdan bu sahtekâr köylüme haber salacağım. Görelim bakalım borcunu nasıl ödemez” diyerek adamı yolcu eder.

Sonra parayı alabilmiş mi sorusuna Gülbey; Ne demek amca, bir gün sonra o adamın kendisinin içinde olmadığı aile efratlarından bir grup, özür yazırla huzura gelerek ödemeyi yaparlar. Esas borç sahibi malum kişi ise Demirci’nin meclisine bir daha uğrayamaz.

Halil dedemin üç hanımı varmış. İlk hanımı Kalenderlerden Sivri Bekir’in kızıymış. Demirci dede bu kızı kaçırarak evlenmiş. Büyük çocukları bu hanımdan olup Kalenderlerin yeğenleri oluyorlar. O zaman babası Mustafa Dede hayatta olup bayağı zenginmiş. Kalenderler sayısal anlamda büyük bir kabile olduğundan Dedemin birkaç sürüsünü kendi kapılarına çekerler. O zaman itibariyle bir sürü en az 150-200 arası koyun-keçiden oluşurmuş. Başlık parası olarak buna göz yumulmuş ve sulh olunmuş. Bu evlilikle Halil Dede kendisini daha güçlü hissedermiş.

Akabinde Kırmızı Hüsne adıyla bilinen köyün en güzel hanımı ikinci karısı olmuş.

Kırmızı Hüsne’nin hikâyesi çok daha vahimdir. Kendisi Öksüzler denen kabilede gelindir. Kel Bayram adıyla maruf ileri gelenlerden bir zatın ağabeyi ile evlidir. Kırmızı Hüsne yaşı on sekiz olmadan üç kız çocuk anası olur. Beyi de askerlik çağında genç bir delikanlı. O dönem evlilik yaşı çok küçük olduğu için bu durum günümüzde yadırganabilir. Kırmızı Hüsne ebemizin kocası üç çocuğunu geride bırakarak askere gider. Mecburi hizmet, vatani görev, şu an bizim yaptığımız gibi. Dönem imparatorluğun sonlarıdır. O zaman Devletimiz yedi düvele karşı en az yedi yerde savaşmaktadır. Bizim askerinde nereye gittiği belirsiz. Aradan tam beş yıl geçer.    Kırmızı Hüsne, kapısına dayanan postacı askerin verdiği haberle kocasının Yemen’de şehit olduğunu öğrenir. Kısa bir süre sonra Kırmızı Hüsne ebemiz töre gereği dışa çıkmadan Şehidin küçük kardeşi Ahmet’le nikahı kıyılır. Dönem çok çalkantılı dönemdir. Gençleri bir milletin kaderini değiştirmek için tapır tapır düşerken, zevki sefa içinde sıcak yataklarında uyanmak zül gelir ya insana,  işte böyle bir haleti ruhiye içinde Ahmet’de askere alınır. Maravuz dağlık bir köy olduğu için isteseler gitmeyebilirlermiş. Asker kaçağı olarak savaş sonrasına kadar beyhude yaşama imkanları varmış. Ama gönüllülük, topraklarına ‘Yad’ ayağı bastırmamak bugünde dünde bir kültür, bir inançtır be amca. Bir sene sonra yine Kırmızı Hüsne ebenin kapısı askerlerce çalınır. “Kocanız Ahmet Dersim’de şehit düştü” haberi verilir.

Oğlan mı kız mı? Hakkında bir bilgisi olmadan hamile karısını bırakıp askere giden Ahmet’den de bir kız çocuğu olmuştur Kırmızı Hüsne’nin. Böylece yaşı yirmi olmadan dört kız çocukla yine dul kalan Hüsne ebemiz tam oniki yıl çocuklarını büyütmekle meşgul olur. Ardı ardına iki kocayı da şehit veren bir kadını, bir anneyi, babasız kaderi kucaklamaya hazırlanan dört kız çocuğunu ve aynı ocaktan yani iki kardeşin ayni gayeyle şahadetini bir düşünün. Bir eşin, bir ailenin, bilumum yokluklar içinde hayat mücadelesine hazırlanan çocukların, sevgisiz, şefkatsiz büyüyeceği bir aile ortamı… Allah Hüsne ebeye yardım etsin.   Çok çocuklu olmasına rağmen isteyeni de çok olur. Hani derler ya “yıllanmış şarap gibi”  kendi güzelliğinin farkında ve yaşı otuz beş bile olmamış.

Onun gönlü “olursa Demirci Halil yoksa hiç kimseyle mümkün atı yok” dermiş. Ve nitekim Demirci Halil’in ikinci hanımı oluvermiş. Bahtsız Güzelana, kadersiz Güzelana… Ölünceye kadar bu evlilikle biraz güngörmüş. Kendisinin çok güzel olması dolayısıyla çocukları ve torunları hep Güzelana dermiş. Kızlarını Demirci’nin yanında iken gelin etmiş. Hatta büyük kızı Şerife’yi Demircinin en küçük kardeşi Kürdo lakaplı Memet ile evlendirmiş. Yemen’de şehit olan Memed’in adını olan Memet.

Üçüncü hanımı da son dönemlerinde hizmetinde bulunmak kaydıyla alelade birisiyle olur. Geri kalan ömrünü bu hanımla geçirir. Mezarı Osmaniye’dedir.

“Gülbey evladım, hele şu çaylarımızı soğutmadan bir içelim” uyarısıyla Gülbey’de ardına yaslanarak sohbetine ara verir. Bir müddet sonra;

“Evet evladım, çaylarımızı da içtik. Derler ya; zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun. Keşke biletimi almamış olsaydım. Çünkü seni mütemadiyen konuşturduğumun farkındayım. Ne olur kusura bakma. Şunu da merak ediyorum, Demirci Halil’in ailesi ile ilişkileri nasıldı? Kendinden sonra yerini tutabilecek evladı veya torunu var mı, veya olacak mı?”

Amca benim söylediklerim sizde bir kanaat oluşturmuşa benziyor. Şu anlatacaklarım belki rahatsızlık yaratabilir bizim aile meclisinde konuşsam. Sizin karşınızda ise ıkınmama veya sıkılmama gerek yok. Şunu ifade etmek isterim. Ne yazık ki Demirci dedemin yerini doldurabilecek bir evladı veya kardeş çocukları olmamıştır. Evlatlarının bugünkü halini imkân olsa da kendine gösterme fırsatımız olsa pek memnun kalmazdı herhalde. Demek ki olmazsa olmuyor. İlla ki âlim babadan âlim evlat olacak değilmiş.  İnsanın kemiklerini sızlatan evlat da oluyormuş çoğu vakit. Hani günümüzde çiftçilerimizi ilgilendiren bir durum var. İthal domates tohumunu ilk ekmede çok mahsul alırsın. Bu mahsulün ürününde elde ettiğin tohumdan da çıkla zarar edersin.  Genetiğiyle oynanmış olduğu için  ikinci dönem mahsulde hep dışa bağımlısın. Bu tohumlar genelde İsrail’de ithal edilen tohumlardır ve ikinci ürün olmaz. Yani ikinci kuşak melezleşmiş de ondandır. Ama yes’e düşmek haramdır dinimizde. Zalim olandan da alim zatlar beklemek mümkün. Göl dibinde su eksik olmaz derler ya, Halil Dedenin sülmünden, torunlarından böyle büyük adam çıkar mı, zamanla göreceğiz.

Kardeşi Kürdo Memet’in damarından bu boşluğun doldurulduğu söyleniyor. Bu anlamda adam gibi adam olanda var elhamdülillah.

Halil Dedenin küçük kardeşi Kürdo Memet yemende şehit düşen kardeşinin adını taşır. O da demircidir. Babası rahmetli olduğu zaman köyün ikinci bir demirciye ihtiyacı olmadığından kardeşi Memet, Gürünün Camılıyurt köyünde mesleğini icra etmek için o köye yerleşir. Bu köy Kürt köyüdür. Kürtler Demirci Memet’i çok sevdiği için ‘Kürdo’ lakabını verirler. Böylece Kürdo Memet ölünceye kadar, öldükten sonra da lakabıyla anılır. Mezarı Tanır köyündedir. Kendisi Halil ağabeyine göre daha zayıf bir pozisyonda olup çocukları da onu aşamamışlardır.

“Evet, yine çay molası evladım” uyarısıyla çaylar içildikten sonra Gülbey devam eder:

Yurt dışına işçi göndermek için ilçe Kaymakamının köyler arasında taraf tutması üzerine itirazını yüksek perdede ilgililere duyuran Demirci Dede tesadüf olacak ya Kaymakamın tayininin çıkmasına sebep olur. O dönemde Devletlünün kılıcının sağı da solu da keskin olduğu, insanların onların her dediklerini emir kabul ederek yerine getirdiği, yani itaat kültürünün zirvede olduğunu düşünecek olursak, Halil dedenin böyle bir şeye vesile olması inanılır gibi değil. Nice sonraları Maraş’a Vali olarak atanan bu Kaymakam, ilçeleri teftişi sırasında Afşin Maravuz köyü arasında, Kuruhan denilen yerde dedemle karşılaşırlar. Resmi arabanın çıkardığı ses ve toz duman, atıyla Afşin’e giderken, Demirci Dedenin atının ürkerek yan tarafta ki tarlaya düşmesine sebep olur. Vali Bey demirciyi tanır. Makam arabasından inerek yanına, “Beni tanıdın mı Demirci, ben Kaymakam iken sürdürdüğün adamım. Şimdi ise Vali olarak Maraş’a geldim” diye öfkeli bir eda ile çıkıştığı söylenir.

Yine bir defasında İslam âlimi Menzoğlu Ahmet Efendi ve Sarızlı Bakı Hoca’nın da içinde bulunduğu bir kafile ile Afşin’in Örtülü köyünde Kabusoğlu Mustafa isimli bir aşiret reisinin evine misafir olurlar. Ev sahibi hemen ikram için bir koyun kestirir. Örtülü köyü alevi olarak bilinen bir köydür. Bundan dolayıdır ki Kabusoğlu, ıkına sıkına misafirlerine bir soru sormadan edemez. “Alevi birinin kestiği yenmez diye sizde bir kanat var. Eğer  şüphe edenleriniz varsa, bizim kestiğimize önem vermeden sizden biri bir başka koyun keserseniz yemekleri o koyunun etiyle yapalım” deyince Demirci Halil Dede:

“Mustafa ağa önemli bir konuya parmak bastı.  Söylediği gibi düşünen az değil. Bunun doğru olup olmadığını şu an aramızda bulunan Afşin Elbistan ovasının en büyük âlimi olan Menzoğlu’na bu soruyu yönelterek cevabını alalım da işin doğrusu ne imiş öğrenelim” der. Çünkü Demirci Halil, Kabusoğlu’na sık sık uğrayarak nimetinden istifade ettiği, aralarında geçen bu konularla ilgili bozuk, bilinçsiz ve bilgisiz yanlış yapılanmaların marazi olduğunu,  çoğu kez üzülerek gündeme getirdikleri için, birde bu konu hakkında alanında tahsil görmüş bir âlim’den cevabını almak ister.

Menzoğlu Ahmet:

“Dinimize bir takım şeyler sonradan uydurularak sokulmuştur. Bu anlayış farkından dolayı karşı taraf için söylenebilenler doğru kabul edilmiştir. Derken dinden olmayan veya dini hiçbir hüküm bulunmayan birtakım bidatlar hayat bulmuştur. Şu anda örneğini burada görmekteyiz. İnsan hadiselerin içinde sürüp giden bir hayatı anlamak ister. Oysa zamanın geçmesi ile müminin kalbinde buna benzer yanlış algılamalarla derin yaralar açılır. Misafiri bulunduğumuz ev sahibi, kestiği bir koyundan yapacağı yemekler hususunda bu hissiyatı şu an için yaşamaktadır. İkram etmek için çırpınıyor ve kendi emeğinin işe yaraması konusunda da tereddütleri var. Zulüm görüyor bir nevi adamcağız. Bunun sebebi de din algısından yenilenmenin yokluğudur. Eğer bir dini hayat kendini yenileyemez, bidatlardan uzaklaşmaz, içine yeni tecrübeler katarak zenginleşemez ve yeni ifade yolları bulamaz ise, insanlar ona olan ilgilerini yavaşça kaybedebilir. Hatta bütünü ile yabancılaşabilir. İçinde tek Allah inancı olanların arasındaki bu ve buna benzer yapılanmalar, algılar ve adetlerden bir an önce kurtularak bizi ağırlamak için cansiperane gayret eden şu insan kardeşimize zulüm etmek İslam’da yoktur. Vesselam.” diyerek sözünü tamamlar.

Gülbey kendisini pür dikkat dinleyen muhatabına; “İşte böyle amca, çok konuştum, sıkılmadın inşallah” diyerek devam eder; “Ne iyi ettin de geldin buralara kadar. Böyle bir yerde sizin gibi biriyle, yani bir başkasıyla kendi ailem hakkında sohbet etmek benim için çok büyük bir onurdur. Buna siz vesile oldunuz. Anlıyorum ki altının kıymetini sarrafı bilirmiş. Sizin kumaşınızda sarraf olmalıdır. Aynı kanı taşıyanlardan, aynı dili konuşanlardan ziyade, aynı duyguları, aynı asaletli duruşu sergileyenler, daha çok anlaşır ve birbirlerinin kıymetini daha çok bilirmiş” sözü üzerine;

“Evladım Gülbey: “Şimdi anlıyorum ve bu sohbet sonunda görüyorum ki dedeniz Demirci Halil’in ocağı şahsınızda sönmemiştir. Öyle zannediyorum ki onu da geçeceksin. Bu potansiyel sende var evladım. Seni Allah’a emanet ediyorum. Hakkını helal et yavrum.” diyerek toparlanır.

SERDAR YAKAR KİMDİR?

Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız? Serdar Yakar kimdir?

10 Mart 1965’de Kahramanmaraş’ta doğdum. İlkokulu 27 Mayıs İlkokulunda, ortaokulu Gazi Ortaokulunda, liseyi ise Karalise olarak bilinen Kahramanmaraş Lisesinde tamamladım. 1983’de üniversite sınavlarına girerek Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünü kazandım ve buradan 1987’de mezun oldum. İlkyazı çalışmalarım henüz lise öğrencisi iken Kayseri’de hâlâ yayınlanmakta olan Erciyes dergisinde yayımlandı. Üniversite öğrencilik yıllarımda ulusal gazetelerde kültür sanat sayfaları hazırladım. “Kadın ve Aile” ve “Gül Çocuk” dergilerinde Yazı İşleri Müdürü, Timaş Yayınları’nda Editör olarak çalıştım. Yazı çalışmalarım; İslam, İlim ve Sanat, Altınoluk, Kadın ve Aile, Gül Çocuk, Sur, Mavera, Uzunoluk, Kurtuluş, Dört Mevsim Maraş ve Alkış gibi dergilerde yayımlandı. Vatani görevimi 1991’de Güney Deniz Saha Komutanlığı’nda tamamlayıp 1992 yılında memleketime dönerek Kahramanmaraş Belediyesinde memur olarak göreve başladım. Bir süre Belediye Özel Kalem Müdürlüğü görevini vekâleten yürüttüm. Yazı İşleri Müdürlüğü görevini 1993 yılından itibaren aralıksız olarak 12 yıl sürdürdüm. Aynı zamanda Belediye Memurları Sendikası (BEM-BİR-SEN)’in şube başkanlığını da yaptım. Bir grup arkadaşla birlikte kurduğumuz Ukde Basın Yayın ve Organizasyon bünyesinde haftalık “Ukde Haber Gazetesi”, ve “Kurtuluş” dergisini çıkarttık.  Bunun yanı sıra kitap yayıncılığı yaparak Ukde Yayınları bünyesinde bugüne kadar 128 kitap neşrettik.  Yerel yayın yapan Yunus TV’de haftalık “Ukde Sanat Edebiyat” programları düzenledim. Birçok sivil toplum kuruluşunun üyesi veya kurucuları arasında yer aldım. 2003 Şubatı’nda Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans programını tamamlayarak “Yerel Yönetimlerde Alternatif Hizmet Sunma Yöntemleri: Kahramanmaraş Belediyesi Örneği” adlı çalışmam ile “Kamu Yönetimi Uzmanı” unvanını aldım. Kahramanmaraş yerel mahkemelerinde Belediyecilikle ilgili adli davalarda bilirkişilik yaptım. 2004 yılı yerel seçimlerinde baba yurdum Çağlayancerit ilçesinden belediye başkan aday adayı oldum. 15 Aralık 2004’de Kahramanmaraş Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğüne kurucu müdür olarak atandım. Kısa bir süre Belediye Terminal Müdürü olarak görev yaptıktan sonra yeniden Belediye Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü kadrosuna atandım. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi statüsü kazanması ile Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı bünyesinde Kültür Sanat ve Turizm Şube Müdürü olarak görev aldım. 10.07.2015 tarihi itibari ile de Kütüphaneler Şube Müdürü olarak görevlendirildim. Evli ve üç çocuk babasıyım.

Yazı hayatınız ne zaman ve nasıl başladı? Sizi yazmaya iten şeyler neler oldu?

Ailemde annem ve babam dahil olmak üzere okuyan yok gibiydi. O yüzden küçük yaşlardan itibaren okumaya karşı içimde bir heves oluşmuştu. Bir yönlendirici de olmayınca ne bulursam onu okuyordum. Renkli çizgi romanlar tercihimdi. Tarkan, Kara Murat gibi çizgi romanları elimden bırakmazdım. Sonraları Oğuz Özdeş, Bekir Büyükarkın ve Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun romanlarını okumaya başladım. Ortaokul’da Türkçe hocamız yazar Şevket Yücel’di. O bize okumanın güzelliğini ve yazmayı sevdirdi. Defterlere hikâyeler yazmaya başladım. Kayseri’de yayınlanan Erciyes dergisinde ilk hikâyem yayınlandı henüz lise ikinci sınıfta iken. O tarihten itibaren de okumayı ve onunla birlikte yazmayı hiç bırakmadım.

Size öncülük eden kimlerdir? Hangi yazarlardan etkilendiniz?

Doğrusu öncülük edenim olmadı. Olsa idi belki daha disiplinli, daha verimli ürünler ve sonuçlar çıkardı ortaya. Hayatı el yordamıyla kavradık. Büyüklerin okumamızı istemediği çizgi romanlarla okumayı sevdim. Okuduğum her bir eser ve yazar beni bir sonrakine taşıdı. Necip Fazıl’ın kitaplarını tanıdığımda ise artık arayışım bitti. Onun yüzü aşkın eserinin tamamını edindim ve okudum. Daha sonraları onun hayatını ve mücadelesini de kaleme aldığım için etkilendiğim en büyük yazar Necip Fazıl Kısakürek’tir diyebilirim.

Yazarlığınızın yanında başka görevleriniz de var. Bu sizi nasıl etkiliyor?

Aslında soru işlerinizin yanında ayrıca yazıyorsunuz da olsa daha anlamlı olurdu sanırım. Çünkü ülkemizde yazarlık bir meslek değil, olsa olsa bir fobi veya bir alt meşgaledir. Hayatın devamı ve dünyalık rızık için bir işte çalışmak zorundasınız. Ben de halen memur olarak bir görev yapıyorum. Okumayı ve yazmayı sevdiğim için de okumaya ve yazmaya zaman ayırıyorum. Yazmak asıl işim olan mesleğimi etkilemiyor. Doğrusu işim de yazmamı engellemiyor. Yani dengeli bir gidiş var.

Kitap sizce nedir? Niçin okunmalıdır?

Kitap bence hayatın anlamıdır. İnsan olmanın olmazsa olmazıdır. Bu nedenle okunmalıdır.

Çok okur musunuz? Hangi yazarları ve ne tür kitapları okursunuz?

Evet, öncelikle çok okurum. Hayatımın her anını okuyarak değerlendirmek isterim. İstanbul’da öğrencilik yıllarımızda otobüs yolculuğu çok uzun olurdu. O otobüs yolculuklarında dahi bir şeyler okumaya çalışırdım. Bugüne gelişimi de okumaya borçlu olduğuma inanıyorum. Tabii ki bir yazar tercihim olur ama tür konusunda şartlanmışlığım yoktur. Romanın okuma yeri ve zamanı ayrı, şiirinki ayrıdır. Ama araştırma türü eserler benim için daha bir önem kazanır. Kendi çalışmalarımda da araştırmayı tercih ederim.

Sizde yazı nasıl doğar, gelişir, sürer ve kağıda aktarılır? Sizin için de yazmak olmazsa olmazlardan mıdır?

Yazı konusunda iddiası olan biri değilim. Öncelikle neyi niçin yazmam gerektiğini düşünürüm. Topluma faydalı bir konuyu tespit ettiğimde o konu ile ilgili araştırmalara başlarım. Genelde mahalli türde çalışmalar yaptığım için ziyaretlerde bulunurum. Yazılı kaynaklara sözlü kaynakları da dahil eder sonrasında o topladığım dokümanları bir bütünlük içinde kaleme alırım. Yazmak olmazsa olmazlarımdan değildir. Ama okumak olmazsa olmazlarımdandır.

Sizce unutulmamış ve unutulmayacak yazarlar kimlerdir? İsminizin onların arasında olmasını ister miydiniz?

Unutulmamayı şüphesiz ki herkes ister. Kalıcı eser yazmak da her yazarın hayalidir. Ama bence önemli olan faydalı olmaktır. Okurda düşünce ufku açabilmektir. Onu düşündürebilmektir. Eline kalem alıp yazan her yazar unutulmamayı hak ediyordur bence. Çünkü kalıcı olan yazıdır. İnsanlara faydalı bir şeyler yazabiliyorsak biz ölsek de onların kalacak olması benim için de bir mutluluk sebebidir.

Üniversite yıllarınız ve sonrasında uzun yıllar İstanbul’da kaldınız, İstanbul hayatınızla ilgili neler söylemek istersiniz?

1983-2002 arası İstanbul’da kaldım. Lisede çıkartamadığım ve içimde ukde olarak kalan dergi çalışmalarımı İstanbullu yılların daha başında gerçekleştirdim. “Huruç” adıyla bir dergi çıkartmaya başladım. Yazıların büyük çoğunluğunu kendim hazırlıyor, okul arkadaşlarıma da sipariş ile zorla yazı yazdırıyordum. Milli Gazete’nin Yayın Yönetmeni Sadık Albayrak bu dergileri gördüğünde gazetede aynı isimle bir sayfa hazırlamamı teklif etti. Haftada bir sayfa olmak üzere Milli Gazete’de sayfa hazırlamaya başladım. Yine kendim ve okul arkadaşlarımın yazıları yayınlanıyordu. Gerçek ismimin yanı sıra Serdar Ömeroğlu, Topuz Hasanoğlu, İsmail Güneş, Serdar Cem gibi müstear isimler de kullanıyordum. Huruç sayfası bir yıl kadar devam etti. Daha sonra aynı gazetenin kültür sanat sayfasını hazırlamaya başladım. Aynı zamanda Vefa Yayıncılık bünyesinde işe başlamıştım. İlim ve Sanat Dergisi, İslam Dergisi. Kadın ve Aile Dergisi ve Gülçocuk dergisi bu yayın gurubu tarafından çıkartılıyordu. Her dört dergi için de çalışmalar yapıyordum. İstanbul’da bir dernek tarafından yayınlanmakta olan Edik Dergisini 1985’de yeniden çıkartmaya başladık. İlerleyen zaman içerisinde Kadın ve Aile Dergisi ve Gülçocuk Dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğünü üstlendim. Bu arada öğrencilik devam ediyordu. Milli Gazete ve Vefa yayıncılık bünyesindeki dergilere ek olarak Risale yayınlarının kuruluşunda bulundum. Vefa Yayıncılık’ın içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar sonucu Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaptığım Gülçocuk Dergisi 1989 sonu itibariyle kapandı. 1990 yılı başı itibari ile de Timaş Yayınlarında editör olarak çalışmaya başladım. Ayda en az 4-5 kitap yayınlıyorduk. Ayrıca “Yokuş” adıyla da bir kitap tanıtım dergisi çıkartıyorduk. Yoğun bir tempo idi. Buna rağmen Altınoluk dergisinin sanat edebiyat sayfasını hazırlıyor, Sur dergisi için ise söyleşiler yapıyordum. 1992’de askerliğimi yapmak üzere İzmir Güney Deniz Saha Komutanlığına gittim.

Kahramanmaraş’a geliş tarihi ve nedenleri?

1992 yılı ortalarında kısa dönem er olarak askerliğimi tamamlamış ailemi ziyaret etmek üzere memleketim Kahramanmaraş’a gelmiştim. Çarşıda sevdiğim iki insan Cevdet Kabakcı ve Yılmaz Ercan birbirinden habersiz bir şekilde Kahramanmaraş Belediyesine memur alınacağını, artık memlekete dönmem gerektiğini söylediler. “Bir düşüneyim” dediğimde ise o günün müracaat için son gün olduğunu belirttiler. Konuyu eşim ve ailemle istişare ettim. Babam çok sevinmişti. Eşimin de rızası olunca, mesai bitimi öncesi Belediyeye müracaatımı yaptım. Yazılı sınavı ve mülakatın ardından 1992 Eylülü itibariyle Kahramanmaraş Belediyesinde memur olarak göreve başlamış oldum.

Ukde Yayınları nasıl doğdu?

İstanbul’da aktif bir hayat yaşarken Kahramanmaraş’ta memurluk ile birlikte büyük bir boşluk içine düştüm. Günler boş geçiyordu. Belediyede memuriyete birlikte başladığımız arkadaşlarla bir araya gelerek düşüncelerimi söyledim. Kahramanmaraş’ta ofset matbaa yok idi. Gazeteler matbaanın ilk icat edildiği teknoloji ile, kurşun harflerle çıkartılıyordu. Ofset bir gazete çıkartmak gerektiği fikrini ortaya attım. On arkadaş birlikte hareket etmeye karar verdik. Hemen Valilik binasının karşısında Dedezade Sokakta bir büro tuttuk. Macintosh bir bilgisayar alarak Ukde Haber gazetesinin ilk sayısını çıkarttık. Teknik konularda Orhan Ermeydan İstanbul tecrübesini burada değerlendirdi. Sonra başta kardeşim Selahattin olmak üzere bu işlerle uğraşabilecek gençler yetiştirdi. Haftalık çıkan ve o gün için ofset teknolojisi ile yayınlanan tek gazete “Ukde Haber” devam ederken 12 Şubat yıldönümü için “Kurtuluş” dergisini çıkartmaya başladık. Ayrıca eşim de bayanlardan oluşan bir ekip kurarak  “Hale” adıyla bir dergi çıkartmaya başladı. Yine ilk kitap yayınımız da bu günlerde gerçekleşti. Cemal Nar hocamızın “Anılar ve İbretler” kitabı Ukde Yayınlarının ilk kitabı olarak neşredildi. Ukde Kitaplığı bugün itibari ile 128. esere ulaşmış durumda.

Yerel yayınları İstanbul’da değerlendirmek mümkün mü?

Günümüzde yayıncılığın en büyük çıkmazı dağıtımdır. Siz çok kıymetli bir eser ortaya koysanız da bunun dağıtımını gerçekleştirememiş, bir şekilde okura ulaştıramamış iseniz ortaya koyduğunuz eserin bir kıymeti yoktur. Taşrada yayınlanan yerel yayınlar maalesef bu kadere mahkûmdur. İstanbul veya Ankara’da yayınlanan ve de hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan bir eser çağdaş pazarlama teknikleri ile bir anda tüm yurtta aranır olabilirken yerel yayının ismi bile okunmaz hiçbir yerde. Aslında büyük yayınevlerinin gözünde yerel yayıncılık bir Donkişotluktan öteye geçmez. Ama biz taşrada bulunan yazarlar da inatla mücadelemizi sürdürürüz onlar öyle görse de… Önemli olan bu kubbede bir hoş seda bırakmak değil mi sonuçta… Adı Donkişotluk da olsa biz bunu yapmayı sürdüreceğiz hep. Tüm bu olumsuzluklara rağmen İstanbul’da yerel yayınlara kıymet veren, arayıp soran dağıtımcılar da yok değil. Mesela bir Kitabevi Dağıtım özellikle yerel yayınlara ilgi duyar. Kitabevi’nin güler yüzlü patronu Mehmet Varış Bey düzenli bir şekilde arayarak yeni bir yayın var mı diye sorar.

Geleceğe dair planlarınız nelerdir?

Yazma ile ilgili olarak soruyorsanız eğer kaybolan tüm değerlerimizi ortaya çıkarmak, kaybolmasının önüne geçmek isterim. Şehirle ilgili yayınlanan her bir kitap dünyaya yeni bir çocuğum doğmuş gibi mutlu ediyor beni. Emek verenlere, gayret gösterenlere teşekkür borçluyuz. Ben de bu uğurda elimden geldiğince bir şeyler yapmaya gayret gösteriyorum ve göstermeye de devam edeceğim.

Sizce yazar olmanın kaideleri nelerdir?

Yazar olmanın bir kaidesinin olduğunu sanmıyorum. Bilgi birikimi ve duyarlılık birleştiğinde kelimeler kendiliğinden dökülecektir. Anadolu insanı bu yönden zengindir. Okumamış olsa da hayat birikimi vardır. Belki eline kâğıt kalem alıp yazmamıştır ama içimizde çok fazla duyarlı insan olduğunun bilincindeyim. Birikimini ve duygularını bir ahenk ve sistem içerisinde kaleme aldığınızda adınız yazar oluyor. O birikimi ve duyarlılığı söze döktüğünüzde de ozan. Bir de sazınız varsa işte o zaman aşık…

Yazdığınız eserlerde “niçin yazdım” diye pişmanlık duyduğunuz oldu mu hiç?

Pişmanlık demeyelim de “erken oldu” dediğim oldu. Mesela Hafız Ali Efendi ile ilgili yaptığım çalışmaya bugün baktığımda çok eksiklerinin olduğunu görüyorum. Ama hiçbir zaman mükemmeli yakalamak da mümkün değildir. O çalışma yıllar önce onca eksikliği ile bir hizmet gördü. Hafız Ali Efendi isminin kalıcılığını sağladı. Üzerine çalışmalar yapılmaya başlandı. Zaten başlanılan o çalışmalar bizim eksikliğimizi ortaya koydu. Biz eksik olan çalışmayı yapmasa idik belki de bugün Hafız Ali Efendi hala birkaç yaşlının sohbetlerde anlattığı bir isim olmaktan öteye gidemeyecek, üzerine çalışmalar yapılmayacaktı. Bilemeyiz.

Sizin için değerli olan birisi için eser yazdığınız oldu mu?

Evet. Severek okuduğum ve düşünce yapımızın oluşumunda eserleriyle büyük katkı sağlayan Necip Fazıl Kısakürek üzerine yaptığım çalışmayı buna örnek olarak gösterebilirim.

Gençlere okumaları için hangi yazarları tavsiye edersiniz?

Öncelikler için isim verilebilir ama bence okumayı sevmektir temel olan. Ben henüz ilkokul yıllarında Tarkan, Kara Murat okumamış olsa idim sonraki yıllarda İhya okumaya, Sezai Karakoç okumaya belki de hiç ihtiyaç duymazdım. Onun için sadece okumayı tavsiye ediyorum. İyi bir okuyucu olunduğunda neleri okuması gerektiğini kendisi daha iyi ayırt edecektir.

Sizce Türkiye’deki okuma düzeyini yükseltmek için neler yapılmalıdır?

Okumanın önündeki engelleri kaldırmak ve okumayı sevdirici çalışmalar yapmak gerek diye düşünüyorum.

Yazar Serdar Yakar’ın yayımlanmış eserleri: “Memleketime Dair (Tarihi, Ekonomisi, Sosyal Yapısı ile Kahramanmaraş, Gönül Dostu Mehmed Zahit Koktu ve Bağlanma, Necip Fazıl ve Mücadelesi, Kurtuluşa Dair Üç Eser, Hayatı ve Mücadelesi İle Hafız Ali Efendi (Yıldırım Alkış ile müşterek), Yerel Yönetimlerde Alternatif Hizmet Sunma Yöntemleri, Kahramanmaraş’ta Ceridoğulları, İstiklâl Savaşında Maraş (Yaşar Alparslan ile müşterek), Âşık Durdu Mehmet Yoksul (Âşık Mahfuzî) Hayatı ve Şiirleri (müşterek), Âşık Mustafa Zulkadiroğlu Hayatı ve Şiirleri (Yaşar Alparslan ile müşterek), Dulkadir Beyliği Araştırmaları I-II (müşterek), Memleketime ve Şahsıma Dair Bir Hukuk Mücadelesi, Muhammed Kâmil Ağdaş (Bahçeci Hoca) Hayatı ve Şiirleri (müşterek), Maraş’ta Divanından Parça Kalmış Halk Şairleri (müşterek), Türk Edebiyatında Maraşlılar (müşterek), Şehir Târihi ve Coğrafya Kitaplarına Göre Maraş (müşterek), Maraş Meşhurları (müşterek), Muhtelif Cönklerden Maraş Halk Şâirlerine Âit Şiirler (müşterek), Elbistan ve Maraş’ta Dulkadir Oğulları Hükûmeti, (Arifî Paşa’dan, müşterek), Eski Maraş’ta Âlim Çıkarmış Âileler (müşterek), Dostozan (M.Hanifi Sarıyıldız) Hayatı ve Şiirleri, Maraş Milli Mücadelesinde Bayrak Olayı ve Aşıklıoğlu Hüseyin, Maraş-Fransız Harbi Belgeler-Hatıralar (müşterek), Şeref Turhan’ın Bütün Şiirleri, Maraş Milli Mücadelesinde Şeyh Ali Sezai Efendi, Kahramanmaraş’ın Öyküsü (Mahalle, Cadde, Bulvar, Sokak, Park), Kahramanmaraş’ta Sezai Karakoç Sempozyumu (müşterek), Maraş Milli Mücadelesinde Hüsameddin Karadağ, Maraş Milli Mücadelesinde Arslan Bey,  İstiklâlden İstikbâle Bir Hayat Mücadelesi Ali Rıza Pişkin, Maraş Milli Mücadelesinde Önden Gidenler, Maraş Milli Mücadelesinde Uzunoluk ve Adil Bağdadlıoğlu, Ahmet Çıtak Hayatı ve Şiirleri, Milli Mücadele Kahramanlarımız, Kahramanmaraşlı Şair ve Yazarların Diliyle Abdurrahim Karakoç, Şiirin Başkenti Kahramanmaraş’ta Dolunay Esintisi ve Bahaettin Karakoç,

CAHİT ZARİFOĞLU’NUN MARAŞ GÜNLERİ

Erdem Bayazıt ile birlikte neşrettikleri günlük siyasi gazete “İnkılâp”ın son sayısına “Bitti” başlığını atıp “bu şehirden kaçmak zamanı artık” diye hükmünü veren ve 1961 yılı sonbaharında İstanbul’a kapağı atmış bir “kaçak”tır Abdurrahman Cahit Zarifoğlu…

O kaçış ki Zarifoğlu’nu sıradanlıktan koparmış “seçkin” bir kimse yapmıştır…

Sıra arkadaşlarının “Aristo”, Üstad Necip Fazıl’ın “Artist” diye tanımladığı o insanı “Bir Yunus Emre olmak isterdim” dediği yıllarda İstanbul’da tanımıştım…

Yazdıkları “anlaşılmaz şiirler” değildi… Yunusça idi yazdıkları…

Çocuklar için 1983 yılında ard arda yazdığı “Katıraslan”, “Ağaçkakanlar”, “Serçekuş” ve “Yürekdede İle Padişah” çocukların yanısıra büyüklerce de beğeni ile okunmuş, o yıllarda Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptığım Gülçocuk dergisi için yüz kitaplık bir çocuk kitapları projesi hazırlığına başlamıştı.

O çocukları ne denli seviyorsa çocuklar da onu o denli sevmekteydi doğrusu… Bu gerçeği en net şekliyle vefatının ardından özel sayı hazırlayan Gülçocuk dergisine gelen mektuplar göstermekteydi. O mektupların içerisinde öyle biri vardı ki anmadan geçmek mümkün değil…

İzmir’den yazan Gülçocuk okuru Şehnaz Begüm Can şöyle diyordu:

“Ölümün ne demek olduğunu ve annemin yokluğunu kavrayabildiğim günlerde çok yanmıştı içim. Çok ağlamıştım. Aynı şeyleri bir kere de Cahit abimizin ölümü üzerine hissettim. Babamın annem için ağladığını pek görmedim. Herhalde benden gizli ağlıyordu, beni üzmemek için. Ama Cahit abi için beraber ağladık, beraber Kur’an okuduk. Bilmiyorum onunla bir dostluğu var mıydı. Ama onu çok seviyordu ve bana ‘Onu iyi anla Şehnaz, o çok büyük bir adamdı’ diyor. Zaten ben Cahit abiyi Katıraslan’ı okurken bile çok sevmiştim.”

Onun şairliği ve düşünce dünyası üzerine çok yazılar, kitaplar, dergi özel sayıları, günler ve geceler düzenlendi. Bu yazının amacı ise onca kez anlatılanı bir kez daha anlatmak değil. Bu yazıda onun hayatında gizli kalmış olan Maraş günlerini, gazeteciliğini kendinin yazdıklarından yola çıkarak ele almak…

Baba tarafından Kafkas göçmenlerinden olan Cahit Zarifoğlu, 1 Temmuz 1940’da dünyaya gelir. İsminin başında bir de “Abdurrahman” vardır. Genel olarak kullanmadığı, saklı bir isimdir o. Oysa son şiirlerinden biri olan “Sultan”da Abdurrahman’a sarılır bırakmamacasına…

“Seçkin

Bir kimse değilim

İsmimin baş harfleri acz tutuyor

Bağışlamanı dilerim”

der Abdurrahman Cahit Zarifoğlu.

Annesi Maraş’ın “köklü ailelerinden” Evliyazâdelerin kızı Şerife hanım’dır ve Niyazi Bey’in üçüncü eşidir.

Cahit Zarifoğlu doğduğunda babası Ankara Defterdarlığında memur olarak çalışmakta ve Hukuk Fakültesine devam etmektedir. Daha sonraları Hâkimlik ve Avukatlık da yapacaktır.

Ankara’da başlayan çocukluk yılları ve ardından Silvan, Baykam ve Siirt günleri…

Baba Niyazi Bey’in dördüncü evliliği aile içi huzursuzlukları da beraberinde getirecektir. Bu huzursuzluk Cahit Zarifoğlu’nu içine kapanık bir insan yaparken babaya karşı da “kötü” düşünceler içerisine itmiştir.

Bu kötü düşünceleri “Yaşamak”ta açığa vuracak olan Zarifoğlu şunları söyler:

“Efendi bana pek bakmadan ve ilgisizce pat diye benim kimselere söylemediğim kalbimin gizli sırrını söyleyiverdi: ‘baban hakkında kötü düşünme. Babaların hareketlerinde oğulların bilmediği hayırlar vardır’ deyiverdi.”

“Efendi” diye bahsedilen, Fethi Gemuhluoğlu’nun bürosunda ilk kez karşılaşılan ve adından bahsedilmeyen bir gönül eridir. Bu olayın ardından Cahit Zarifoğlu’nun kalbindeki “kötü” düşüncelerin yok olduğunu ve babasına karşı büyük bir saygı gösterdiğini bilmekteyiz.

1955 yılında Maraş Lisesine kayıt yaptıran Cahit Zarifoğlu; Erdem Bayazıt, Alâeddin Özdenören, Rasim Özdenören, Ali Kutlay, Hasan Seyithanoğlu ve bilahare Akif İnan’la aynı sıraları paylaşır.

Mahalli gazetelerde kültür sanat sayfası hazırlanması geleneği de bu dönemde başlamıştır.

Ve bu dönem, aynı zamanda gençlik buhranlarının doruk noktaya çıktığı dönemdir.

Şu cümleler kendi el yazısı ile yazdığı bir mektuptan:

“Bugün ayın 30’u. Zehir kusuyorum. İnsanın kendi kendini masaya koyup yemesi mümkün olsa…”

“Abi” diye hitap ettiği Vali Orhan Akbay’a yazdığı mektup da ise şöyle demektedir:

“Değerli Abiciğim;

Çıkmaza girmiş, hiçbir çaresi kalmamış bir insan olarak size başvurmaya karar verdim. Hikayeyi nereden ele alacağımı kestirmiş değilim. İki şekilde anlatmak kabil. Birincisi şu: (kısaca, açıkca ve terbiyesizce) Liseden takıntım var. Dün imtihana girdim iyi gitmedi. Kağıtlar henüz okunmadı. Geçecek ve diplomayı alacak bir not vermelerini temin etmeniz.

Bunu böyle söyleyince hikayeyi hatta daha uzatarak, hiçbir tarafını eksik bırakmadan anlatmak şart oluyor. Ne yazacağımı şaşırıyorum. Hikayeyi mi anlatmak, size niçin yazdığımı mı anlatmak, ne durumda olduğumu ya da olacağımı mı kestiremiyorum.”

On sayfayı aşkın ve el yazısı ile yazılmış bir mektup bu…

Vali Orhan Akbay’ın bu mektubu okuyup okumadığını, okudu ise nasıl bir tepki verdiğini ise bilemiyoruz.

Mustafa Özer’in sahipliğini, Adil Erdem Bayazıt’ın mesul müdürlüğünü, Cahit Zarifoğlu’nun ise genel neşriyat müdürlüğünü yaptığı günlük siyasi gazete “İnkılâp” ilk sayısını 30 Ağustos 1960 tarihinde neşreder. Başlığın en başında “İnkılâbı seven yayar” ibaresi yer almaktadır. İlk sayının manşeti ise; “30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun” şeklindedir. Bu ilk sayıda “İnkılâp Bir” başlığı altında Zarifoğlu  gazete ile ilgili şu bilgileri verir:

“Kentimizde gazete sayısı İNKİLÂP’la bir daha arttı. Bu gazetelerin ne amaçlarla kurulduğu, çıkan gazetelerin amaçlara cevap verip vermediği bir yanda dursun. Şimdiye kadar kentin ya da yurdun yararına esaslı bir amaç güdüldüğünü zannetmiyorum ben. Güdülmüşse bile bu kısa bir zamanda kişisel yararlar önünde ezilmiş, unutulmuş… Bu bir yana. Sözünü etmek istediğim bir olay da şu. Gazetelerin okunmayışı. Ne yazık ki günlük gazeteler ancak dallı budaklı cinayet haberinden haberine, ya da sırf bazı kişilerin gizli taraflarını öğrenmek, ona buna duyurmak, dedikodu yapmak için şahsi isnatlardan isnatlara istekli okuyucu bulmaktadır. Bu, okuyucuların gazeteye gösterdikleri acınacak ilginin realitesi… Belirttiğim gibi zaten gazeteler kendilerini kabul ettirememişler okunmaya layık değiller. Geçelim.

İnkılâp iyi niyet iyi amaçla çıkıyor.

Bu İnkılâp’ın ilk sayısı, benim de burda ilk yazım. İnkılâp çıkış amaçlarını unutmadığı müddetçe burada yazacağım. Hemen şunu da söylüyorum. Ben, bu kentte ve her kentte şahsi yararlar ön safa alınmadan bir gazetenin yaşıyacağına inanmıyorum.”

Günlük siyasi gazete İnkılâp’ın 2. sayısı 3 gün gecikme ile 3 Eylül tarihinde neşrolunur. Cahit Zarifoğlu’nun yazısının başlığı ise; “Bu Şehri Mer’aş”tır. Derdi bizim derdimiz.

“Bu şehrin gazetelerinde yazmış veya yazmaya başlamış her kişinin elini, dilini attığı bir konu da Maraş konusu. Bu şehrin şöyle dört başı mamur nasıl adam olacağı konusu.

Ben bu konuda az yazmadım. Doymamış olacağım ki tekrar ele alıyorum. Şimdilik bir giriş yapıyorum. Yazacaklarım üç kısımda toplanacak. “Bu şehir a-niçin kalkınmadı, b-niçin kalkınmıyor, c-niçin kalkınmayacak ya dâ niçin kalkınmalı” gibi. Geçelim.

Bu şehir nasıl kalkınacak, bu, aydın her Maraşlının kendi kendine sorduğu bir soru. Biz gazeteciler ise bu konuda biraz ilerde olur. Bunun münakaşasını yaparız. Ama olay hep nazariyatta kalır. Kalkınma yolunda müsbet en ufak bir değer ortaya konulmamışken kuru-boş sözler, en hararetli tenkitlere maruz kalır. Sonunda nerden girilip nerden çıkıldığı karıştırılır ve susulur. Susan susmak zorunda kalan kafalar bir köşeye çekilir ve kalkınmış Maraşı hayal etmeye başlar. Yollar apartmanlar, yollar apartmanlar. Ve kılıklı medeni insanlar. Bu medeni tabirli insanlar, sırf kılık olarak düşünülür. Esas, kafa olarak kalkınmış bir topluluk değil, fakat kılık olarak kalkınmış, daha doğrusu düşünülen güzelim yollara, apartmanlara kendini kılık olarak ayarlamış insan kümeleri.”

Zarifoğlu “Bu Şehri Mer’aş”ın son paragrafında ise şu görüşlere yer verir:

“Maraş nasıl kalkınacak demiyorum da Maraş kalkınacak mı diyorum. Yani kalkınma bu şehrin kaderinde var mı yok mu? Benim merak ettiğim bu. Bunu bir bilsek, bir bilsek dimi, bir bilsek, şu vezirlikten kurtulsakta hayal kurmanın şöyle padişahı olsak…”

Cahit Zarifoğlu’nun İnkılâp’taki mücadelesi 213 sayı devam eder. Anketler düzenler, Valiye açık mektuplar yazar… 213 sayı sonra ise vardığı yer “Bitti” olur. 12 Haziran 1961 son sayının yayınlandığı tarihtir. Bu sayı ile birlikte bir de sanat eki verilir. Cahit Zarifoğlu’nun bir hikayesi ve Adil Erdem Bayezit’in bir şiirinin yer aldığı  fikir-sanat ekinde Zarifoğlu’nun “Bitti” yazısı da yer almaktadır.

“Bu şehir, bu dertler bizimdi. Kendi hesabımıza sorumluluk duyuyorduk, elimiz kalem tutuyordu. Boş duramazdık, hiç denecek kadar az olan imkanlarımıza aldırmadık. Kaleme şevkle heyecanla sarıldık.” Diye başlayan Zarifoğlu şikayetlerini ardı ardına sıralar.

“Gel zaman git zaman böyle oldu işte. Gazete tek başıma bana kaldı. Tasalar arttı, destekler tükendi. Maddi yokluklar içinde çabaladık. Kağıt çoğu zaman bitti. Kağıt için gittik onu bunu dolandırmaya kalktık. Veresiye kağıt aldık, üç gün sonra veririz parasını dedik, aylarca vermedik. Mürettipler para alamadıklarında, gazeteyi, bizi yüzüstü bırakıp gittiler. Kolları sıvadık, bu işi biz yapalım dedik, yaparız dedik, yaptık. Çoğu gün cebimizde sigara parası olmadı.. Aldırmadık. Tek kelime ile dayandık..”

Şikayetler bildik şikayetlerdir. Ve son cümle bu kentin kaderidir sanki…

“Bu şehirden kaçmak zamanı artık.”

Ve bu karar bir kaçışın ve bir varoluşun öyküsüne kapıları açar. İlk şiir kitabı “İşaret Çocukları” 1967’de yayınlanır. Ardından “Yedi Güzel Adam”, “Menziller” ve “Korku ve Yakarış” gelir. Hikayeleri “İns” adıyla 1974’de kitaplaşır. Kitaba girmeyen defterlerde kalan birkaç kitaplık daha hikayesi vardır aslında. Mavera dergisinde “Yaşamak” adıyla yeni bir tür dener. Kimilerinin öykü, kimilerinin şiir, kimilerinin günlük dediği “Yaşamak” 1980’de kitaplaşır. Ahmet Sağlam adıyla gazetelerde fıkra muharrirliği yapar. Ardından çocuk kitapları… Ve Afganistanda devam eden milli mücadeleye destek bağlamında “Savaş Ritimleri” romanı…

Ve tamamlanmayan dosyalar.

7 Haziran 1987 ise dosyaların dürüldüğü gün.

ÖNDEN GİDENLER

Onlar önden gidenlerdi…

Memleket tehlikede ise gerisi teferruattı…

Vatan göreve çağırmışsa ev de yakılırdı ocak da…

Öyle de yaptılar…

Bir zamanların cihan devleti Osmanlı yenik sayılmış, askerinin elinden silahı alınmış, Anadolu işgal edilmişti…

Dualı ağızlar “sabır, sabır” diyordu gözyaşları akıta akıta…

Sabrın da bir sınırı vardı.

İngiliz işgaline sabreden Maraşlı Fransız’ın daha ilk günlerde ortaya koyduğu icraatlarına bakarak sabır bardağının taştığını görüyordu.

Kadının peçesine uzanan el anında kırılmıştı. Çakmakçı Said şehitti, Gaffaroğlu Osman ve Taha yaralanmıştı ne çıkar. Sütçü İmam yetişmiş ve dersini vermişti düşmanın…

Bu millet fert fert her biri bir Sütçü İmam’dı.

Sabır diyen diller artık sabrın kâr etmeyeceğinin bilincine ermişti.

İşte aslan gibi Arslan Bey mevkii, makamı bırakmış vatan diyordu. Şeyh Ali Sezai Efendi, Evliya Efendi, Hacı Bekir Sıtkı, Vezir Hoca ve daha niceleri vatan uğrunda birlik olmuştu.

Bayazıtzâde Zafer ve Muharrem Bey, Nedirli Cennet Ali, Molla Mehmet (Karayılan) silaha çoktan sarılmıştı…

21 Ocak 1920’de başladı şehiriçi çatışmalar. Kılıç Ali, Yörük Selim yetişti ardından ve düşman 21 günün sonunda kaçacak delik arar oldu.

12 Şubat Maraşlıya bayramdı artık…

Onlar her biri bir destan oldu…

Onlar önden gidenlerdi…

Şehidiyle gazisiyle her birini rahmetle anıyor ellerinden öpüyoruz, o günlerin bir daha yaşanmaması dilek ve arzusu ile…

Ruhları şâd olsun.

RAMAZAN AVCI KİMDİR?

Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız? Ramazan Avcı kimdir?

1962 yılında Kahramanmaraş’ta doğdum. Yüksek öğrenimi Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde, yüksek lisansı Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’nde tamamladım. Çeşitli liselerde edebiyat öğretmenliği yaptım. 2006 yılında uzman öğretmen oldum. 2004-2012 yılları arasında Kahramanmaraş İl Millî Eğitim Müdürlüğünde Kültür-Basın ve Yayın Şube Müdürü olarak, 2012-2015 yılları arasında Kahramanmaraş Bilim ve Sanat Merkezinde yönetici olarak görev yaptım. Halen eğitimci olarak görevimi sürdürmekteyim. Türkiye Yazarlar Birliği üyesi olup eğitim, sanat, edebiyat ve dil konularında yayınlanmış 15 eserim bulunmaktadır. Türk Dili, Kitap Hayattır, Dolunay, Yeni Ufuklar, Uluslararası Türk Dil, Sanat, Edebiyat, Kültür ve Eğitim Dergisi,  Alkış, Güneysu, Edebiyat Yaprağı, Edebiyat Bülteni gibi dergilerde dil, edebiyat, eğitim konularında deneme, araştırma-inceleme yazılarım yayınlandı. “Ötüken”, “Anadolu”, “Öğretmen” ve “Eğitim Kültür ve Sanatta Yeni Ufuk” adlı dergilerinin yayın yönetmenliklerini yaptım. “Öğretmenler Tiyatro Grubu” adı altında bir tiyatro grubu oluşturarak grubun yönetmenliğini yürüttüm ve pek çok oyunu sahneledim. Eğitim, kültür, sanat, edebiyat alanlarında kurs, seminer ve konferanslar verdim.  Meslek hayatımda, özellikle gençlerin sosyalleşmeleri, okuma alışkanlığı kazanmaları, kültürel etkinliklere katılmaları ve sanata ilgi duymaları için ortamlar hazırlamaya çalıştım. Bunu gerçekleştirmek için devletimizin de desteğiyle şiir yarışmaları, ses yarışmaları, bilgi yarışmaları, şiir, hikâye yazma yarışmaları, şiir dinletileri, anma programları; Kahramanmaraş Okuyor, Tiyatro Şenliği, Türkçeyi Güzel Kullanalım, Gençlerle Kültür ve Sanat gibi projeler ve etkinlikler hazırladım.

Yazmak nedir? Sizi yazmaya teşvik eden etkenler nelerdir?

Yazmak; duygu, düşünce ve hayallerin disiplin altına alınmasıdır. Yazarın, okuyucu adı verilen müşteriyi duygu, düşünce ve hayallerine ortak etmek, onu ikna etmek için yapılan kelime cambazlığıdır. Bu cambazlığı ustalık anlamında kullanıyorum. Zaman düzleminde bir iz bırakmaktır yazmak. Okuyan, düşünen, düşüncelerini eyleme dönüştüren bir insan için yazmak hem bireysel, hem de sosyal bir sorumluluktur. Şahsen beni yazmaya iten şey bu sorumluluk duygusudur. Bir sorunun çözümüne katkıda bulunmak, bir güzelliği paylaşmak, bir yanlışı düzeltmek, kaybolmuş veya unutulmuş bazı değerleri ortaya çıkartarak onlara gereken itibarı kazandırmak gibi kaygılar yazmamda etken olan durumlardır. Yazmak bir ihtiyacın giderilmesidir. Yazar, yazı yazayım diye almaz kalemi eline; içindeki sıkıntıyı, mutluluğu, öfkeyi paylaşmak; etkisi altında kaldığı bir durumun veya olayın beyninde oluşturduğu yangını mürekkeple söndürmek için yazar. Şayet yazmazsa o ateşin sancısıyla kıvranır durur.  Tabii, çalakalem yazmaktan söz etmiyoruz.

Yazar, şair ve araştırmacıda hangi özellikler bulunmalıdır?

Yazarı sanatsal metin üreten sanatçı olarak ele alırsak, öncelikle dile hâkim olması gerekir. Günlük dilden istifade ederek kelimelere yeni ve zengin anlamlar yükleyebiliyor mu? Bir üslubu var mı? Kurgulama yeteneği var mı? İçinde yaşadığı toplumun zihniyetini yansıtıyor mu? Ele aldığı/alacağı konuların muhatabı var mı? Dış dünyayı yorumunda özgünlük var mı? Bu soruların cevabı evet olmalıdır. Yukarıda saydıklarımız şair için de geçerlidir. Fakat bazı eklemeler yapmak durumundayız. Şiir bir üst dil ürünüdür. Bu dilin oluşturduğu zengin ve özgün imgeler şiiri nesirden farklı kılar. Fakat bunlar okurla alay eden, bilmece gibi imgeler olmamalıdır. Anlaşılmazlığın da bir sınırı vardır. Şiir bende bir zevk, heyecan, hayranlık uyandırmıyor, hayallerimi zenginleştirmiyor; bir başka ifadeyle şiirde bir parça kendimi bulamıyorsam ve bu durum on okuyucudan dokuzunda aynı tepkiyi gösteriyorsa şair şiirlerini piyasaya sürmemeli, yastığının altına koyup yalnızca kendisi okumalıdır diyorum.  Ayrıca şiirde mutlaka ahenk olmalıdır. Ancak ahenk oluşturmak kaygısıyla ölçülü ve kafiyeli mısraları alt alta getirerek anlamı feda eden şiirler şiir değil, manzumedir. Serbest şiir adı altında cümleleri alt alta getirerek oluşturulan, ahenkten, şiir dilinden, şiirin matematiğinden yoksun cümle yığınlarına ise şiir dememek lâzımdır. Bir de şiir “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm” örneğinde olduğu gibi az ifadeyle zengin anlamlar ifade etmeli, sayfalarca sürmemelidir. Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek, Abdurrahim Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler, Atilla İlhan gibi şiiri makul uzunlukta, öz, güzel ve etkili yazamıyorsa şairlikten vazgeçip kendisini nesirde denemesi daha uygun olur. Son olarak şiir, düşüncenin veya ideolojinin aracı olarak kullanılmamalıdır. Bir araştırmacı önce ihtiyaç belirlemelidir. Araştıracağı konu bir ihtiyaçtan doğmalıdır. Araştırma sonucunun yararlanıcıları ne kadar fazlaysa araştırma o kadar değerlidir. Araştırmanın sonucu ele alınan olay veya duruma ışık tutmalı, bazı gerçekleri ortaya çıkartmalıdır. Araştırma belgelere dayandırılmalı, tarafsız bir gözle değerlendirilmelidir. Daha önce pek çok defa araştırılmış konuları kopya ederek, alıntılayarak yapılan araştırmaların bir anlam ve değeri yoktur.

Yazmak için duygusal olmak gerekir mi?

İki türlü yazarlık vardır. Birisi öğretici metin yazarlığı, diğeri sanatsal metin yazarlığı. Öğretici metin yazmak için duygusal olmak gerekmez. Çünkü yazar bu metinlerde nesnel olmalıdır. Gözlemlerini yansıtırken tarafsız olmalıdır. Tarih, coğrafya, felsefe, ansiklopedi, gazete haberi gibi eserlerde yazarın duygularını katmaması gerekir.  Sanat metinleri yazarında ise duygusallık olmazsa olmazdır. Bir şiirin can suyu duygulardır. Hikâye, roman, tiyatro, deneme, hatıra, söyleşi gibi edebî türlerde eserler veren yazarların duygusal olmaları beklenir.

Sanatkârın toplumdaki görevi ve önemi nedir?

Atatürk bir vecizesinde “Sanatkâr, toplumda uzun çaba ve çalışmalardan sonra alnında ışığı ilk duyan insandır.” diyor. Gerçekten de sanatkâr, toplumun medeniyet elçileridir. Evrende bizim göremediğimiz güzellikleri gösterecek, tabiatta bulunan malzemelerin arasında seçme yaparak bizi hayrete düşüren, hayranlık duygusu uyandıran eserler vücuda getirmek suretiyle iç dünyamızı güzelleştirecek ve zenginleştirecektir. Sanatçılar, gelişimin ve değişimin öncüleridir. İnsanın manevî dünyasını aydınlatan, evrendeki güzellikleri derleyip sanat eseri adı altında demetleyerek toplumun beğenisine sunan mükemmellik işçileridir. İçinde sanatçı yetişmeyen toplumlar vahşileşir. Vicdanları kara, gözleri güzelliklere kör, hayalleri cüce olur. O toplumda fedakârlığın yerini menfaat, vicdanın yerini zulüm, hoşgörünün yerini önyargı, bilginin yerini hurafe ve dedikodu, yardımlaşmanın, paylaşmanın yerini mücadele ve kavga alır. Bugün dünyamızın huzursuzluğu sanatçı kıtlığındandır.

Sizce sanatçının toplum sorunları karşısında tutumu ne olmalıdır?

Şair ve yazar, daha genel bir ifadeyle sanatkâr, içinde yaşadığı toplumdan ayrı düşünülemez. Toplumun bireyleri hâli yaşar. Sanatkâr ise hâlden daha güzelini yaşamak ister. O, içinde yaşadığı çevrenin tüm etkilerini muhayyilesinde yorumlayarak kendince olması gerekeni fırçayla, notayla, renkle, taşla, kelimelerle dışarıya yansıtır. Yaşanası yeni bir dünya modeli sunar. Bizler, sanat eserlerini yorumlamak suretiyle empati yapma imkânı sağlarız.

Sanatçı yaşadığı çağın her zaman biraz ilerisinde yaşar. Sovyetler Birliği döneminde farklı milletlerin kültürlerini ortadan kaldırmaya çalışan rejimi Cengiz Aytmatov “Gün Olur Asra Bedel” adlı romanıyla eleştirmiştir. Fakat bu eleştiri sembollerle, kurguyla ve dilin en üst noktasındaki imkânlarla yapılmıştır. Demek istediğim sanatçı toplum sorunlarına karşı sırt çevirmemeli ama bu sorunların sözcüsü de olmamalıdır. Bir tarihçi gibi olup bitenleri bilimsel metodlarla anlatmamalı, döneminin güncel konularını daha güzel bir dünya kurgusu için bir malzeme olarak kullanmalıdır.

Yazarın yaşamı, eserine etki eder mi?

Yazarın yaşamına etki eden olay ve durumlar onun eserlerine de konu, kişi, dil ve mekân olarak mutlaka etki eder. Yaşar Kemal, Çukurova’da yaşamamış olsaydı İnce Memet’i yazabilir miydi? Refik Halit Karay, ülkesinden sürgün edilmemiş olsaydı Gurbet Hikâyeleri’ni yazabilir miydi? Tevfik Fikret’in, Necip Fazıl’ın eserlerinde görülen ve sanatlarına yöne veren tema değişikliklerini neye bağlayabiliriz? Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Sizin sanat hayatınızda dergiciliğin önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Derginin yazar/şair/sanatçı açısından önemi nedir?

Sanat-edebiyat dergileri, şair ve yazarların yetişmesinde önemli bir rol oynar. Denilebilir ki Tanzimat dönemi ve sonrasında her yazarın, şairin sanat merdiveninin ilk basamağı dergiler olmuştur. Nitekim Türk edebiyatında Servet-i Fünun, Genç Kalemler, Hisar, Varlık, Büyük Doğu, Diriliş, Mavera, Edebiyat, Türk Edebiyatı, Dolunay, Hece gibi bir sanat anlayışının merkezi hâline gelmiş, toplulukların oluşmasına vesile olmuş ve yetenekli şairlerin yetişmesine katkı sağlamış onlarca dergi Türk edebiyatına yön vermiştir. Hangi yazarın, şairin biyografisini inceleseniz ilk sanat ürünlerinin bir dergide yayımlandığını görürsünüz. Kahramanmaraş’ın şairler ve yazarlar şehri olmasında dergilerin çok önemli bir payı vardır. Benim de hayatımda dergilerin ve dergiciliğin apayrı bir yeri vardır. Nitekim ilk yazım, 1984 yılında mahallî Kurtuluş Dergisinde yayımlandı.  1986’lı yıllarda, Bahaettin Karakoç’un çıkartmış olduğu Dolunay Dergisinde çırak olarak başladığım dergicilik serüvenimi, bir tutku olarak bugüne kadar taşıdım. Görev yaptığım her okulda zor şartlara rağmen bir derginin çıkartılmasını sağladım. Dergi, özellikle edebiyat eğitiminin laboratuvarıdır. Eğitimi boyunca onca hikâye, şiir, deneme, makale okuyan, tahlil eden ama bir tane yazma çalışmasında bulunmayan, yazsa bile değerlendirilecek bir ortam bulamayan öğrencilerin yetiştiği bir eğitim modelimiz var. İşte bu dergilerle öğrencileri yazmaya teşvik etmeyi, yetenekli öğrencileri tespit ve teşhir etmeyi amaçladım. O dergilerde yazısı yayımlanan gençlerin çok büyük bir kısmının yıllar sonra toplum içinde itibar sahibi kişiler olduğunu görüyor olmam en büyük mutluluğumdur. Bir okul dergisi olan Hamle çıkmamış olsaydı bugün yedi güzel adamdan söz edebilir miydik acaba? Demem odur ki, sanat-edebiyat dergilerine önem verilmeli, bu çalışmalar desteklenmelidir.

Sizin, yayımlanmış on beş adet kitabınız var. Bu kitapları yayımlama amacınız hakkında bilgiler verebilir misiniz?

Kitaplarımı, “Her eser bir ihtiyaca cevap vermelidir.”, ilkesinden hareketle hazırladım ve yayımlattım. Dolayısıyla yayımlanan her eserimin bir yazılış hikâyesi vardır. Müsaadenizle bu eserlerden bazılarının yayımlanma gerekçelerini anlatmak istiyorum. Yayımlanan ilk eserim, 1997 yılında Dolunay Yayınları arasında çıkan “Dolunay Sevda Şiirleri Antolojisi” adlı antolojidir. Piyasada aşk konusunda hazırlanmış pek çok antoloji varken bu eseri niçin hazırladığıma gelince. Antolojilerin çoğunda şair ve şiir seçiminde ne yazık ki ideolojik bir yaklaşım sergilenmektedir. Oysa aşkın sağı-solu olmaz; soylusu-soysuzu olur. Ayrıca,  pek çok antolojide şiir olduğu tartışılır, çok sıradan, bayağı örnekler yer almaktadır. Gerçek sanat ürünüyle buluşamayan okur, şiiri bu eserdeki örneklerden ibaret zannetmekte ve bu algı yayıldıkça şiir ayağa düşmektedir. İşte Dolunay Sevda Şiirleri Antolojisi’nde herhangi bir ideolojik saplantıya düşmeden 74 şaire ait soylu aşkı terennüm eden şiirlere yer verilerek sanatsal bir amaca hizmet edilmiştir. Bu çalışmada değerli ağabeyim Üstad Bahaettin Karakoç’un teşviki de eserin hazırlanmasında önemli bir rol oynadı.  Yayımladığım bir başka eser “Dünya Dili Türkçe” adını taşımaktadır. 2009 yılında yayımlanan bu eser Türkçemizin, özellikle yabancı dillere olan özentimizden kaynaklanan sorunlarına dikkat çekmek, dil bilinci konusunda toplumsal bir duyarlılık oluşturmak, kısacası karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak, düşüncesiyle hazırlandı. Eser, adeta horladığımız Türkçemizin eşsiz gücü ve zenginlikleri, bugün içinde bulunduğu sorunlar ve bu sorunların çözümünde üzerimize düşen sorumluluklar olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Eser, okuyucuya ve özellikle yetişen nesillere dil bilinci aşılamak için hazırlanmış ve büyük ilgi görmüştür. Okumayan bir toplum oluşumuz çok sık duyduğumuz bir cümledir. İyi ama niçin okumuyoruz? Dahası Kahramanmaraş’ta okuma alışkanlığı ne durumdadır ve okumayı etkileyen etkenler nelerdir? Bu sorulara cevap bulmadan yapılacak her proje, atılacak her adım eksik kalacaktır. İşte bu düşünceyle geleceğimiz olan ortaokul ve lise öğrencileri arasında bilimsel bir yöntemle araştırma yaptım. Araştırma sonuçlarını ve sonuçların tahlilini “İlk ve Ortaöğretimde Okuma Alışkanlığı” adıyla 2009 yılında bir kitap haline yayımlattım. Kitap tüm eğitim kurumlarımıza ve kütüphanelere gönderildi. Bu araştırmanın ışığında her ilçenin, her okulun okuma politikalarını oluşturmasına ve bu alanda araştırma yapan araştırmacılara katkı sağladık. 2011 yılında yayımlanan ve okuyucular tarafından büyük ilgi gören “Başarı İçin Kılavuz Öyküler” adlı eser, eğitim boyutuyla öğretmen, öğrenci ve ebeveynlerin başucu kitabı oldu. Okuru kıssalarla eğitmek, moral ve motivasyon kazandırmak amacıyla kaleme alındı ve amacına ulaştı. Türk şiirinin son dönem yaşayan çınarlarından şair Bahaeattin Karakoç ile ilgili olarak tarafımdan hazırlanan ilk ve tek biyografi kitabı “Türk Şiirinin Beyaz Kartalı Bahaettin Karakoç”, 2012 yılında yayımlandı. Bu kitap, sanatçının hayattayken değerinin bilinmesi adına da önemli bir çalışma olmuştur. Araştırmacılar için önemli bir kaynak olarak Türk edebiyatındaki yerini almıştır.

Kahramanmaraş’ın tanıtımına yönelik olarak hazırladığınız özgün kitaplardan da söz edecek misiniz?

Kahramanmaraş hakkında ünlü şairlerin yazmış oldukları şiirleri titiz bir inceleme ve araştırma sonucunda derleyip hazırladığım  ve basımı 2013 yılında Kahramanmaraş Büyükşehir tarafından yapılan “Şairlerin Dilinden Kahramanmaraş”  adlı eser, Kahramanmaraş’ın tanıtımı açısından ve mahalli ve milli bayramlarda okunacak şiir arayan okurlar açısından önemli bir kaynak olmuştur. Kahramanmaraş’ın şairler kenti olduğunu iddia ediyoruz ve bu durumu ülke sathında tescilleme gayreti içerisindeyiz. Son derece haklı olduğumuz bu iddiayı desteklemek ve referans oluşturmak amacıyla yine uzun ve titiz bir araştırma sonunda hazırlamış olduğum, basımı 2015 yılında Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan “Karacaoğlan’dan Günümüze Kahramanmaraşlı Şairler” kitabı, ilimiz ve Türk edebiyatı için önemli bir kaynak olarak yerini almıştır. Ayrıca  basımı Kahramanmaraş İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünce yapılan ve Kahramanmaraş’ı her yönüyle tanıtan bir prestij kitap olan “Akdeniz’in Altın Şehri Kahramanmaraş” adlı eserin editörlüğünü ve bölüm yazarlığını yaptım.

Kahramanmaraş’ta çok sayıda şairin yetişmesini siz neye bağlıyorsunuz?

Kahramanmaraş’ta gerçekten çok ve nitelikli şairler yetişmiş ve yetişmektedir. Bu mümbitliği 10 maddede şu şekilde açıklayabiliriz: Bu coğrafyada Karacaoğlan gibi Türk halk şiirinin en büyük şairinin yaşamış olması ve halk şiiri geleneğini bu topraklarda mayalaması. Divan şiirinde Sümbülzade Vehbi gibi “Sultanü’ş-şuarâ’ bir şairin Maraşlı oluşu. Necip Fazıl Kısakürek’in Maraşlı bir ailenin ferdi oluşu ve Maraşlı oluşundan dolayı düşünceleriyle ve sanatıyla en fazla memleketini etkilemesi. Büyük Doğu, Edebiyat, Mavera, Dolunay, İkindi Yazıları gibi dergilerin Kahramanmaraşlı şairler için birer okul ve liman oluşu. Yedi Güzel Adam’ın güçlü bir halka oluşturması ve genç şairleri etkilemeleri. Son dönem Türk halk şiirinin en büyük şairi Abdurrahim Karakoç’un sanatı ve düşüncesiyle gençleri etkileyip şiire teşvik etmesi. Mahzunî Şerif, Âşık Yener, Kul Hamit, Derdiçok, Hilmi Şahballı, Kul Ahmet gibi güçlü âşıkların Kahramanmaraş’ta yetişmesi ve temsil ettikleri geleneği sürdürmeleri. İçe kapalı bir şehir olması münasebetiyle insanlarının içeriye doğru derinleşerek iç dünyasını daha etkili bir şekilde yansıtmaları. Doğasının şiir yazmaya elverişli olması. Kahramanlıklarla dolu bir tarihinin bulunması ve millî duyarlılığın yüksek oluşu.

Yazar/şair ve yazarlık atölyesi eğitmeni olarak yazar ve şair adaylarına ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

Yazar ve şair adaylarına tavsiyem şudur: Yazmak, kelimeye hâkim olmayı gerektirir. Kelimeye hâkim olmak için üslup sahibi yazar ve şairleri okumak lâzımdır. Bir tek yazar veya şairi değil, onlarcasını okumalı; farklı üslup, tema ve biçimleri tanımalıdırlar. Yeteneklerinin hangi alanda olduğunu tespit etmeye çalışmalıdırlar. Yani yazar olarak denemede mi, söyleşide mi, tiyatroda mı, hikâyede mi, öğretici metinde mi yoksa şiirde mi daha yetenekli olduğuna karar vermelidirler. İlk zamanlarda etkisi altında kaldığı ve tarzını kendisine yakın bulduğu yazarların, şairlerin ürünlerini kendilerine rehber eylesinler, onlar gibi yazmaya çalışsınlar. Yazma çalışmalarında aceleci davranmasınlar. Bir yazıyı/şiiri bitirdikten sonraki günlerde de gözden geçirsinler, gerekli düzeltmeleri yapıp, eksiklikleri giderip fazlalıkları atsınlar. Bıkıp usanmadan yapılan bu çalışmalara kendi üslubunu katmaya başladıkları andan itibaren sanata adım atmış olacaklardır. Bu arada sanat-edebiyat dergilerini takip etsinler ve bu dergilere sürekli yazı göndersinler. Yayımlanmazsa hemen pes etmesinler. Azim ve sabır konusunda Edison’un ampulü nasıl icat ettiğinin hikâyesini hatırlarından çıkartmasınlar. Bütün bunlara katlanamayacaklarsa yeteneklerini başka sanat alanlarında arasınlar.

ŞAİRLERİN AYNASINDA MARAŞ’IN YANSIMASI

Bazen yaşadığımız sokağın, caddenin, çevrenin, şehrin farklı perspektiften çekilmiş bir fotoğrafını veya çizilmiş bir resmini gördüğümüz zaman sanki bu yerleri ilk defa görüyormuş gibi etkileniriz. Hatta yıllarca içinde yaşadığımız mekânı yeniden keşfe başlarız. İşte yazarların ve şairlerin kaleminden Maraş’ı okumak da böyle bir şeydir. Akarsuları, yaylaları, mağaraları, dağları, mesire yerleri, ormanları, kaplıca ve içmeleri gibi doğal kaynak ve güzellikleriyle tarih boyunca insanları cezbeden doğası; kahramanı yedisinden yetmişine bütün halkından oluşan, özgürlüğün, vatanın, şerefin, namusun, bayrağın ana fikir olarak işlendiği, iyilerle kötülerin savaşını anlatan, mazlumların muzaffer olduğu ve dilden dile, telden tele aktarılarak derlenmeyi bekleyen bir destana benzeyen tarihiyle şiir gibi bir şehirdir Maraş ve onu anlatmak için en uygun anlatım tarzı da şiir olsa gerektir. Belki de bu şehrin şairler kenti olma özelliği buradan kaynaklanıyor. Kahramanmaraş üzerine yazılmış ve edebî değeri bulunan şiirleri araştırarak hazırladığım ve Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanan “Şairlerin Dilinden Kahramanmaraş” adlı eserdeki şiirleri tematik bakımından incelediğimizde Kahramanmaraş hakkında yazılan şiirlerin; Kahramanmaraş’ın doğal güzellikleri, Kahramanmaraş’ın sosyal hayatı ve Kahramanmaraş’ın Kurtuluş Mücadelesi temaları etrafında kümelendiğini görürüz.

DOĞAL GÜZELLİKLERİYLE MARAŞ

Maraş’ı doğal güzellikleri bakımından konu edinen şairlerin başında halk şairleri gelmektedir.  Ozanların piri Karacaoğlan; dağları, ovaları, yayları, çiçekleri, gölleri, nehirleri; Elif, Döne, Eşe … adlı güzelleriyle genelde Çukurova’yı, özelde Maraş’ı anlatır koşma ve semailerinde:

Ahır Dağı’ndan görün Maraş bağını

Engizek’te derler ilin çoğunu

Bayra’dan Bertiz’den Konur Dağı’nı

Göksün güzel derler ilin var dağlar

Maraş ve yöresine ait manzara Karacaoğlan’ın şiirlerinde gözlem ve duygularla birleşerek doyumsuz tablolar oluşturur:

Maraş’tan ötesi uzak bir yoldur,

Tatar Deresi’nde dizgini kaldır,

Öğle namazını Göksun’da kıldır.

Bu gece Göksun’da yatalım, atım.

Dadaloğlu yaşadığı dönemin siyasî hayatını da sezdiren dörtlüğünde Melik Ejder’i, Ahır Dağı’nı ve Ceyhan Köprüsünü stratejik önemiyle birlikte dile getirir:

Melik Ejder evliyalar yatağı

Ahir Dağı yaylamızın eteği

Bayazıtlı elimizin tuzağı

Cihan Köprüsü’nden bağlı yolumuz

Karacaoğlan geleneğini Cumhuriyet döneminde yaşatan şairlerimizden Âşık Mahzunî, doğup büyüdüğü toprakları özlemle yad etmektedir bir şiirinde:

Ovada yel güzel, dağlarda kar hoş

Bu ellerde âşık, bu elde yâr hoş

Güreşi turası düğünden sarhoş

Eşe, Fatma gelin gider küs gelir.

Maraş’ın özellikle endemik bitki ve fauna zenginliği şairlerin şiirlerine de yansır. Âşık Yener, bir şiirinde ilin bu özelliğini hatırlatır:

Dağlarında biter sümbül, kekikler

Yaylanda ötüşür meri keklikler

Ovanda uçuşur hem ibibikler

Kahramanmaraş’ım bin selam sana

Âşık Selami de ilin zengin tarımına vurgu yapar bir şiirinde:

Biberi var, dallarında kızarır

Çeltiği var sergenlerde bozarır

Her yöresi meyvelerle bezenir

Gül gülistan olur hali Maraş’ın

Maraş âşığı Dostozan, zengin su kaynaklarına vurgu yaparak Maraş’ı cennete benzetir:

Aksu’da çağlarım, Fırnız’da çağlar

Dört yanım yemyeşil, ormanlı dağlar

Yamaçları süsler bahçeler bağlar

Soğuk pınarların menbasıyım ben

Şair Arif Eren, “Her Mevsim Ayrı Güzelsin” adlı şiirinde;

Pınarbaşı’nın ulu çınarları altında

Unuttum mevsimin yaz olduğunu

Ne kadar susamış olsam da

Hep yudumlayarak içebildim suyunu

Mısralarıyla Evliya Çelebi’nin övgüsüne mazhar olan Pınarbaşı’nı anlatır.

Diğer şairlerimizin Maraş’ı konu alan şiirleri bütün olarak ele alındığında dağlardan Ahır Dağı, Engizek Dağı, Berit Dağı, Düldül Dağı, Binboğa Dağı; yaylalardan Başkonuş, Yavşan, Tekir, Kerhan, Bertiz; çiçeklerden nergis, çiğdem, kekik, sümbül, menekşe; akarsulardan Ceyhan, Aksu, Erkenez, Fırnız; kuşlardan turaç, güvercin; rüzgârlardan poyraz; tarihî mekân olarak Maraş Kalesi, Ceyhan Köprüsü, Eshab-Kehf; mesire yerleri olarak Pınarbaşı, Gumaşır Gölü, Yalnız Ardıç, Döngel Mağarası; bağlardan Kerhan, Göllü, Ağyar, Gafarlı, Kozludere, Kazma’nın şairlerin şiir gergefinde başlıca motif olarak kullanıldığını göçürürüz.

MARAŞ’IN SOSYAL HAYATINA DAİR ŞİİRLER

Kahramanmaraş’ın sosyal hayatını konu alan şiirlerde nostalji ağır basmaktadır. Bu şiirlerde Maraş’ın 30-40 yıl önceki hayatına dair derin bir özlem görülür. Geleneksel çocuk oyunlarından maserelerdeki pekmez çıkartma merasimine; karsambaç, bastık, pestil, samsa, sucuk gibi yerel tatlıların lezzetinden tarhana yapılırken yaşanan sosyal yardımlaşmaya; sinsin oynanan, güreş tutulan düğünlere yolculuk yapılırken damakta ve dimağda kalan hatıralar ön plana çıkartılmaktadır. Bu şiirlerde toplumun hafızasında derin yer etmiş olan ve hâlâ etkisini gördüğümüz göçebe hayatının pastoral yansımaları da görülür.

Erdem Bayazıt’ın, Rasim Özdenören’in, Nuri Pakdil’in nesirlerinde anlattığı Maraş’ı Cahit Zarifoğlu şiirlerinde dillendirir. Ancak Zarifoğlunun şiirlerinde Maraş ismi pek geçmez. Biz kelimelerden hareketle anlatılan mekân ve atmosferin Maraş’a ait olduğunu hissederiz:

Sen bulgur çuvalından peynir ceresinden

Nice yufka ekmeği külekten

Kış yemişini şireyi tahta sandıktan

Aç misafir sofralarını nişe kokularıyla

Çamaşırı bakır leğenlerde dengele

Taş mutfaklarda

Arınırken odun ateşiyle ısınan sağlam sularda.”

Mısralarında görüldüğü gibi Zarifoğlu Maraş’ın isim vermeksizin o dönemdeki sosyal hayatını yansıtır.

Divan Şairi Nadir Baba, Maraş’ın ünlü zahire hazırlığını yapamamaktan şikâyet eder bir gazelinde:

Niçün gamlanmayayım ben bu sene tarhanasız kaldım

Değil tarhana ki ancak sarımsaki, nanesiz kaldım

Dahi un dövme yoktur pek yaman bir hâle düş oldum

Asel yok sade rugan yok daha ayanesiz kaldım.

Hayati Vasfi Taşyürek’le başlayan

Beğenecek hâli tarif ederken

Arı sili, gökçek, “peh” derler bizde

Unutma e mi, der şehre giderken

Unutmam demezler “eh “ derler bizde

Dörtlüğünde olduğu gibi mahallî sözlük şiirlerini de Maraş’ın sosyal hayatı kapsamında değerlendirmek gerekir.

Ali Akbaş, Maraş’ın geleneksel el sanatlarından semerciliğin ve bakırcılığın çevresinde Maraşlının sosyal hayatını konu alan iki güzel şiir kaleme almıştır. Bakıra övgü adlı şiirin kahramanı Maraş’ta çok yaygın bir isim olan Ökkeş’tir. Ökkeş’in şahsında Maraş’ın bakırcılığı ve Maraş insanının duygu ve hayal yüklü iç dünyası anlatılır:

Ökkeş’in sırtında yamalı aba

Yanağı al, kaşı kartal kanadı

Gönlü tülden ince giyimi kaba

Ellerine baktım içim kanadı

Felek onu döne döne sınadı

Ökkeş sabah sabah bakır dövüyor

Bir bakır sinide güneş doğuyor

Bu sini evlere nasıl sığıyor.

“Şöhretler Terzihanesi” adlı şiirin kahramanı da yine Maraş’ta çok yaygın olan bir başka isim olan Ejder’dir. Ejder Usta, ahiliğin gereklerini yerine getiren, işini seven ve iş ciddiyeti olan Maraşlı zanaatçıyı temsil eder.

Sıcak yatağında uyumak varken

Açar dükkânını her sabah erken

Demirci, kömürcü, marangoz berber

Eski bedestende semerci Ejder

Dedim: Usta artık bırak şu işi

Yüzü gölgelendi çatıldı kaşı

Dedi: ahiliktir bizim töremiz

Kıyamete kadar yanar çıramız

Pirimiz ne demiş semer üstüne

“Ne güzel yakışır himâr üstüne”

İnci Okumuş da, Maraş’ın sosyal hayatında önemli bir yeri olan tarhananın yapılışı sırasında yaşanan tatlı heyecanı dile getirir “Adım Adım Maraş” adlı şiirinde:

Vakit gelir

Mahalleye yayılır firik kokusu

Şaptalar çığlar damlarda

Bir başkadır bu mevsim

Maraş’ın tazelenmiş dokusu

Kadınlar koşar damlara

Bir gece vakti çığ başlarında

Elden ele verilir topaçlar

Kalır mı uyku korkusu

Şevket Yücel, bu şehrin yetiştirdiği önemli yazar ve şairlerinden biridir. O bu şehrin içeriden bakan gözüdür. Şiir, hikâye ve denemelerinde bu şehrin ruhu ve havası sezilir. Orhan Veli, nasıl ki İstanbul’un Kapalı Çarşı’sını anlatmışsa, Şevket Yücel de Maraş’ın Kapalı Çarşı’sını dile getirir şiirinde:

Maraş’ta bir kapalı çarşı

Kapalı çarşıda renkler

Sıcacık gülüşlerle bir cümbüş içindeler

Kapalı çarşıda basmalar

Basmalarda leylak, sümbül, menekşe ve karanfil

Bakışları pembe, mavi, mor üstüne

Baktıkça gezdirirler sizi

Gezdirirler bahar bahar

Başkonuş’ta, Yavşan’da, Berit Dağlarında

Maraş’ın modern şehir ve sosyal hayatına ait şiirlerin yok denecek kadar az olması, araştırılmaya değer bir konudur.

Kahramanlığın Destanlaştığı Şehir

Kahramanmaraş üzerine yazılan şiirlerin büyük bir kısmını Maraş’ın millî mücadelede gösterdiği emsalsiz kahramanlık oluşturmaktadır. Sayısız roman, hikâye ve tiyatro eserine konu olabilecek Kahramanmaraş’ın istiklâl mücadelesi esnasında meydana gelen olaylar ve kahramanlıklar, şiir türünde de ifadesini bulmuştur.

Maraşlının özgürlüğüne düşkünlüğünü ve millî hassasiyetini, kaya gibi sarsılmaz imanını konu alan şiirleriyle Maraş üzerine en fazla şiir yazan şairlerden biri Hayati Vasfi Taşyürek’tir.

Maraş’ta bayrak aşkı, Maraşlıda hak aşkı

Hür olmak, insan olmak, esir olmamak aşkı

Halk şairlerimizden Âşık Yener’in de Maraş ve Maraş’ın kurtuluşu üzerine pek çok şiiri olduğunu belirtmek gerekir:

Meziyettir bizde gerçeği bulmak

Hep mertçe görünüp, hep öyle kalmak

Ne büyük mutluluk Maraşlı olmak

Kahramanmaraş’ım bin selam sana

Maraşlı şairler kadar Maraşlı olmayan şairler de Maraş üstüne etkili ve güzel şiirler yazmışlardır.

Arif Nihat Asya, Maraş’ı Türkiye’nin köşe taşı olarak nitelendirir:

Maraş Türkiye’min kalem kaşıdır,

Maraş Türkiye’min köşe taşıdır,

Maraş tarihleri inşa ettiren,

Koca Sinanların ustabaşıdır.

Destan şairi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu,  “Sütçü İmam” adlı uzun ve güzel destansı şiirini millî bir mesajla biter:

Sütçü İmam…

Alınlarımızı ağartan gurur

Bizi Maraş’tan alıp

Kahramanmaraş’a yükselten şuur

Şair Gülten Akın, “Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı”nda kentin kurtuluşunu aydınlık bir dille destanlaştırmıştır.  Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı, Maraş’ın destanını doğrudan millî mücadeleyle değil de en eski tarihinden başlatması bakımından diğer eserlerden farklılık gösterir.

Bir komogenim ben, dik başlı ve mağrur

Bin kez baş kaldırdım Doğu Roma’ya

Sonra Türkmen oldum Afşar boyundan

Moğol önünden kaçtım

Kaçtım Maraş’a düştüm

Eşinin vali yardımcılığı, kendisinin de avukatlık görevi yaptığı Maraş’ın sosyal ve kültürel hayatını yakından tanıma imkânı bulan Gülten Akın, eserinde yalnızca olayları hikâye etmekle kalmamış, olayın gerçekleştiği ortamı, kişilerin psikolojik durumlarını, sosyal şartları, gelenek görenekleri, inançları ve bilhassa da şehrin folklorik özelliklerini bir toplum bilimci gözüyle irdeleyip edebî anlatımın emrine vermiştir. Bu bakımdan eser, olayların yaşandığı dönemin sosyal hayatının aynası olma özelliğini taşımaktadır.

Denilebilir ki Maraşlının en güzel tanımı da bu eserde yapılmıştır:

“Adamın su gibi akanıdır Maraşlı”

Gülten Akın’ın başlattığı Maraş’ın modern manzum-destan denemesi sonraki şairler için de örnek teşkil etmiştir. Nitekim Nihat Yücel “Utku Türküleri”, Vadi Çiçekli “Bırakın Ağaçlar Beklesin Dağları”, İmran Kılıç “Kahramanmaraş Destanı”, Oğuz Paköz “İlk Çıngı İlk Çılgınlık” ve Nevzat Kırkpınar “Uzunoluk Destanı” adlı eserlerinde bu tarzı deneyerek Maraş’ın Kurtuluş mücadelesini manzum halde destanlaştırmışlardır.

Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin güçlü şairlerinden Halide Nusret Zorlutuna, 12 Şubat’ın ülke açısından önemini vurgular bir şiirinde:

Bu öyle bir tarih ki efsaneyi andırır

Destanlara mevzudur şandır 12 Şubat

Bir ülkeyi yeniden canlandıran büyük sır

Yurdumun damarında kandır 12 Şubat

Yurt ufuklarında ilk tandır 12 Şubat

Abdurrahim Karakoç, “Destanların En Soylusu On İki Şubat” adlı şiirinde,

Bir şehir … köy, oba, mahalle, çarşı

Çarpışır düzenli orduya karşı

Ve soylu bir destan kurtuluş marşı

Güneş, kurda kuşa selam götürür

Diyerek Maraş’ın şanlı mücadelesini alkışlar.

Bahaettin Karakoç,

Renk vermiş takvimlere 12 Şubat

Nurdan heykeller gibi geçer çetelerim

Başları burçların, bulutların üstünde

Üşüyeni yüreğimle örterim

Bir hürriyet kartalı Maraş var ede

Kanat çırpar doruklardan

Mısralarıyla zaferin gururunu müşahhaslaştırır.

Orhan Şaik Gökyay, “Maraş Türküsü” adlı şiiriyle modern bir ağıt yakar Maraş üstüne.

Uy Maraş sılaya nice varayım

Açılmaz kapılar alıp durayım,

Anamı bulamadım kimden sorayım

 

Uy Maraş Maraş da bu nasıl Maraş

Kara gözlerinde yaş bağrın taş

Dilaver Cebeci “Maraş Destanında Bayrak Olayı” adlı destansı şiirinde Maraş’ın kurtuluşunda millî ruhun önemine işaret eder:

Biz ki üç bin yıldır yurtsuz olmadık

Bayraksız, pusatsız, kurtsuz olmadık

Yıkılmazsa gökler, delinmezse yer

Türk oğlu yağıya boyun mu eğer?

Bayrağı dikmezsek eski yerine

Tanrı çıkarmasın bizi yarın

Süleyman Arif Emre ise Maraşlının imanî duyarlılığına vurgu yapıyor “Maraş” adlı şiirinde:

Bir hamaset destanı hak edildi bağrına

Dağların arslanları öldü iman uğruna

Ruhlarda bayraklaşan Allah için savaştır

Bu şehitler diyarı işte bu yer Maraş’tır

Behçet Kemal Çağlar, millî coşkuyu adeta meydanlara taşır “12 Şubat 1920’yi Anarken” adlı şiirinde:

Yarın kırk gün kırk gece sürecek şölenler

Geleceği görürler, geçmişini bilenler

Yarını anacaklar Maraş için ölenler

Maraşlı! Yum gözünü, alnından saçını çek

Bekle, şimdi şehidin biri ordan öpecek

Yavuz Bülent Bakiler, Maraşlıyı söylediği ağıt ve türkülerinden tanıdığını belirtiyor:

Bilmez miyim senin Maraşlı olduğunu

Söylediğin ağıt ve türkülerden

Sen getir ışığı bize her seher

Güneşin doğduğu yerden

Kahramanmaraş’ın Kurtuluş Mücadelesini ve kahramanlığını konu olan şiirlerde Sütçü İmam, Cuma Hutbesi ve Bayrak olayının büyük bir yer tuttuğu; millî mücadele kahramanı olarak en fazla Sütçü İmam’ın şahsında yoğunlaşıldığı, bunun yanı sıra Rıdvan Hoca, Aslan Bey, Muallim Hayrullah, Mıllış Nuri, Abdal Halil Ağa, Senem Ayşe, Çakmakçı Said ve Şehit Evliya’nın kahramanlıklarına sıkça yer verildiği, duygusal birlikteliğin din, özgürlük ve bayrak etrafında şekillendiği görülmektedir.

Faruk Nafiz Çamlıbel, ünlü “Han Duvarları”nı yazarken han duvarında yazılı bir şiir kurguluyor:

Garibim namıma Kerem diyorlar

Aslımı el almış harem diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben.

Gerçekte Maraşlı Şeyhoğlu isimli bir şair yaşamış mıdır, bilinmez. Fakat şair, kurguladığı ve gerçekte kendisinin yazdığını ifade ettiği bu şiire bir şair aramıştır. Âşık denilince, şair denilince aklına Maraş gelmiş ve Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış mahlasını kullanmıştır. Şair deyince akla Maraş’ın gelmesi elbette Maraş için onur verici bir durumdur.

Türk şiirinde Maraş elbette yukarıda anılan şiirlerle sınırlı değildir fakat bu şiirler edebî değeri yüksek olan ve ilk akla gelenlerdir. Bu şiirleri her okuyuşumuzda Maraş’ın zenginliklerini ve güzelliklerini yeniden keşfetmeye devam edeceğiz.

ÇAĞIMIZA YUNUS’UN PENCERESİNDEN BAKMAK

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı

Tüketim toplumunun sınır tanımaz ihtirası ve bu ihtirasın tetiklediği sahip olma içgüdüsünün hâkim olduğu günümüzde Yunus Emre’nin yukarıdaki mısrası çınlıyor kulaklarımda:

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı

Sanki Yunus Emre aramızda yaşıyor ve çağın hastalığına teşhis koyuyor.

Haçlı seferlerine karşı yorgun düşmüş, çağının en muhteris ordusuna sahip olan Moğolların ağır ve acı darbeleri altında talan olmuş, birliğini ve dirliğini kaybetmiş bir Selçuklu Devleti ve canı, malı, huzuru, emniyeti tehlikeye girmiş; açlığın, yoksulluğun, hüküm sürdüğü Anadolu Türk halkının var olma savaşı verdiği yıllardır Yunus’un bu mısraları söylediği dönem.

Ve insan sormadan edemiyor: Ey koca Yunus, sen hangi varlıkları, ne zenginlikleri gördün ki “bunca varlık var iken” diyebildin? İşte Yunus’un büyüklüğü buradan gelir. O, maddî açlığı, manevî toklukla gideren bir felsefenin sözcüsüdür. Gönlü zenginleştirmeden maddî varlıkların insanı doyuramayacağını, gerçek mutluluğun sevgiye sarılmak, yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek olduğunu anlatmıştır Türkçenin kudretiyle. Kuraklığın, sosyal çalkantıların ve geçimsizliklerin pençesinde mutsuz olan Anadolu halkı arasında, akılları aydınlatan, gönülleri nurlandıran hikmetli sözleriyle birlik, sevgi, barış ve adaletin sağlanmasında öncü olmuştur.

Tüketim Hastalığının Tedavisi Yunusça Sevmektir

Çağımız, teknoloji çağı. Bir yanda kapitalizmin göz boyayan, sahip olma duygusunu kamçılayan reklamları ve iştahı kabartan ürünleri, diğer yanda tüketim çılgınlığı içindeki insanlar… Her gün, her ay, her yıl yeni bir ihtiyacı karşılamanın hayaliyle çalışıyor, ama ihtiyaçlar bitmediği için mutlu olamıyoruz. Daha yeni telefon, daha yeni bilgisayar, daha yeni buzdolabı, daha geniş, daha konforlu daire, daha kaliteli giysi, daha çok yemek, daha, daha, daha….. Sonuç mu?

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı

Ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar çok mutlu oluruz, düşüncesinin insanları mutsuzluğa ittiğini bu mısralar kadar güzel anlatan ifade var mıdır? Yunus, çağlar ötesine hitap eden mesajını ibretlik örneklerle pekiştiriyor:

Sana ibret gerek ise gel göresin bu sinleri

Ger taş isen eriyesin bakıp görücek bunları

Şunlar ki çoktur malları gör nice oldu hâlleri

Sonucu bir gömlek giymiş onun da yoktur yenleri

Şükrü az bir dönemde yaşıyoruz. Şükretmediğimiz için de sahip olma duygusunun dayanılmaz ıstırabına, huzursuzluğa, yani gönül darlığına mahkûm oluyoruz. Nitekim şair Arif Eren de aynı kaygıyla çağını Yunus’a şikâyet eder:

“Seni mutlu yapan iç huzuruna

O denli muhtaç ki insanlar

Ha huzursuz insan, ha ışıksız fânus

Yürekler sevgisiz, beyinler boş

Kararmaya başladı ruhlar Yunus

Yunus Emre, kendine özgü eylem ve söylemiyle bir halk önderidir. Sıkıntılarla dolu bir çağda sadece kendi nefsinin sorunlarıyla ilgilenmemiş, kendisiyle birlikte toplumuyla da bir ödev bilinci içerisinde ilgilenmiş, onlara bu sorunlardan kurtuluş adına çözüm yolları göstermiştir. Onun şiirleri, eğer yararlanabilirsek değerler eğitiminin baş ucu metinleridir.

800 yıl öncesinde açlığa, yokluğa, kıtlığa karşı manevî zenginliği öne çıkartan Yunus Emre, güzel Türkçesiyle söylediği şiirlerle insanların gönüllerini zenginleştiriyordu. Ona göre, en büyük zenginlik sevgiydi, Allah’ın dostluğu idi; en büyük, en zengin saray, içinde sevgi olan gönüldü.

Ben gelmedim dava için benim işim sevi için

Dostun evi gönüldedir, gönüller yapmaya geldim

O, insanı bir meta hâline dönüştüren çağımıza karşılık, insanın varlık içindeki yüce değerini anlatmış, insanın bu değerin bilincine ulaşmasını sağlamaya çalışmıştır.

İnsan bu dünyada nasibi kadarını alır ve gider. Kimse dünyada kalıcı değildir. Asıl almamız ve vermemiz gereken sevgidir.

Sevelim, sevilelim bu dünya kimseye kalmaz

Ayvaz Gökdemir, çağ ve değerler sistemi ilişkisi üzerinde dururken “Bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler değer sistemlerini yeniden oluştururken bu oluşum içinde Yunus Emre’ye ve onu oluşturan kültüre bütün insanlığın ihtiyacı gittikçe önem kazanıyor. Bilgisayar ve robotlar dünyasında insanın unutulmamasının yolu insanın kendisini bilmesini esas alan, insanı yaratılmışların en yücesi ve evrenin özü olarak değerlendiren Yunus Emre’nin dünya görüşüdür. Gelecek çağın, insanı, amaç olmaktan çıkarıp araç haline getirmesini önlemenin yolu budur. Yunus Emre’yi ve onun düşünce dünyasını yeniden tanımalı, anlamalı ve bütün insanlığa anlatmalıyız.”

Ama nasıl anlatmalıyız?  Yunus’u çoğu zaman tasavvufi paradigmalarla anlatmaya çalışıyoruz. Oysa Yunus’un bir de bize, dışa yani topluma yansıyan yüzü vardır. Yunus Emre’yi bir asa, bir hırka, bir lokmayla yaşayan, dünya ile ilişkilerini kesmiş, sosyal değil bireysel yaşayan, cennet hayaliyle gece gündüz ibadet eden bir zahid, çilehaneye kapanmış bir mutasavvıf olarak değil; aksine insanın iç dünyasının ve sosyal hayatın huzuru için kılavuzluk yapmış bir bilge olarak tanıtmak Türk-İslâm kültürüyle yoğrularak evrensel değerleri oluşturmuş bir düşünür olarak ele almak daha doğru olur.

HAKİKATİ ŞEKİLDE DEĞİL ÖZDE ARAMAK

“Şeriat, tarikat yoldur varana / Hakikat, marifet andan içeri” diyen Yunus Emre, inandığı dini şekil olarak değil de muhteva, yani öz olarak ele alır.  Onu dinin zahirine bakan dindarlardan ayıran da bu özelliğidir:

Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil

Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil

Sevgi, hoşgörü, merhamet, şefkat, fedakârlık, edeb, erdem gibi değerleri yeni nesle aktarmak için Yunus Emre’nin şiirleri eşsiz bir hazinedir. Onun davası, insanlığın bütün kirlerini aşk ateşiyle temizlemek, bütün anlaşmazlıkları Bir’de, Birlik’te çözmektir.

Ben gelmedim dava için benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim

diyerek dava için gelmediğini, bir davasının olmadığını söylüyorsa da “Benim işim sevgi için/Gönüller yapmaya geldim” mısralarıyla gerçekte tüm insanlığı kucaklayan büyük bir davaya sarıldığını ifade ediyor: Sevmek ve sevilmek davası. Nitekim, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçek manada iman etmiş olamazsınız” hadisi de sevmeyi emretmektedir. Yunus, bu güzel davayı, kelamın güzeli olan şiirle söylemeye kendini memur edinmiştir:

Sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni

Gönül Çalab’ın Tahtıdır

Sevgi, gönülde tecelli eder. Gönül¸ Allah’ın nazar ettiği bir yerdir. Yere göğe sığmayan Allah¸ kulunun gönlüne sığmıştır. Bunun için Yunus gönlü hayatın merkezi olarak ele alır ve şiirlerinde gönül kazanmayı, gönle girmeyi teşvik eder.

Devşir kazan ye yedir bir gönül ele getir

Yüz Kâbe’den üstündür bir gönül ziyareti

mısralarıyla gönle girmenin, gönül kazanmanın Kâbe’yi ziyaret etmekten üstün olduğunu belirtir. Bir başka şiirinde de bu iddiasını sürdürür:

Gönül mü yeğ, Kâ’be mi yeğ söyle bana aklı eren

Gönül yeğdir zira kim gönüldedir dost durağı

İnsan, gönlünde aşk olduğu zaman güzeldir ve çevresini güzelleştirir. İnsanın ve kâinatın yaratılış sebebi de aşk değil midir?

Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalab baktı

İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise

O halde gönül yıkanlar her iki dünyada da bedbahttır. Yunus, gönül yıkmanın kötülüğünü çeşitli örneklerle anlatmaya çalışır:

Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil

mısralarıyla fert ve toplumlar arasında ayrım yapılmamasını, eğer bu yüzden gönül yıkanlar olursa kıldıkları namazların boşuna olacağını belirtir. Yetmiş iki millete aynı göz ile bakmayı gerektiren derin hoşgörünün arkasında “Yaradılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü” anlayışı vardır. Bu anlayış tüm sorunları, sıkıntıları aşmanın yol haritasıdır. Bu anlayışı, içinde yaşadığımız toplumdan başlayarak dünyaya hâkim kılabilirsek işte o zaman senlik benlik kavgasına son verebiliriz.

Yunus Emre,

Şeyh ü danişmend ü fakı gönül yapan bulur Hakk’ı

Sen bir gönül yıktın ise gerekse var yüz yıl oku

mısralarıyla ilimle gönül arasında ilgi kurar ve gönül yıkan âlimlerin ilim için harcadıkları zamanın nafile olacağını belirtir. Çünkü ilim bir amaç değil, insanın mutluluğu, huzuru ve gerçeği bulmak için bir araçtır. Bir başka şiirinde,

Ak sakallı hoca bilmez hâli nice

Emek vermesin Hac’ca bir gönül yıkar ise

diyerek bir gönül yıkan kimsenin yapmış olduğu Haccın bir faydasının olamayacağını belirtir.

Huzur Başarı ve Mutluluğun Anahtarı Sözdür

Yunus, “Gönül neyi sever ise dil onu şerh eder” sözüyle gönül ile dil arasında bir münasebet kurar. Ya gönülde sevgi yoksa:

Taş gönülde ne biter dilinde ağu  tüter

Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer

Demek ki söz, gönlün aynasıdır.

Halk arasında bir deyim vardır: Birisi bir sözü dolaylı yollardan, gereksiz sözlerle uzatarak söylediği zaman o kişiye “Edebiyat yapma” denir. Bu deyim çok yanlıştır. Çünkü edebiyat yapmak, duygu ve düşünceyi az, öz, yerinde, zamanında, etkili ve güzel ifade etme sanatıdır. Yunus bu gerçeği veciz bir ifadeyle dile getirir:

Az söz erin yüküdür, çok söz hayvan yüküdür

Bilene bu söz yeter, sende cevher var ise

Yunus Emre, dilin gönlün anahtarı olduğu gibi insanın yaşadığı toplumda statüsünü belirleyen, hayatta başarılı ya da başarısız olmasına vesile olan aracın da dil olduğunu anlatır bize.

Sözünü bilen kişinin yüzünü ak ede bir söz

Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz

Kişi bile söz demini demeye sözün kemini

İki cihan cehennemini sekiz uçmağ  ede bir söz

mısralarıyla sözün yerinde, zamanında ve bilerek söylenmesini ister.

“Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir” atasözü de Yunus’un şu mısralarına dayanır:

Söz ola kese savaşı söz ola kestire başı

Söz ola ağulu aşı bal ise yağ ede bir söz

Yunus,

Söz var kılar kaygıyı şad  söz var kılar bilişi  yad

Eğer horluk, eğer izzet her kişiye sözden gelir

diyerek sert, kırıcı, kavgayı teşvik edici sözler söylenmemesini; nazik, gönül yapıcı, gönül alıcı, barışçıl sözler söylenmesini ister. Bu mısralar günümüz insanının kulağında küpe olsa çatışmanın yerini barış, öfkenin yerini sevgi alırdı.

Yine “Sözünü bil, pişir; ağzını der devşir” atasözü de Yunus’un,

Sözlerini bişirgil yaramazını şeşürgil

Sözün usıla  düşürgil dimegil çağ  ede bir söz

Mısralarından neşet etmiş olsa gerek.

Bir kişiye söyle sözü kim mânâdan haberi var

mısraıyla da “sözü söyle alana, kulağında kalana” atasözüyle özdeş olarak sözü güzel söylemenin yanında anlayana, dinleyene, sözün manasını bilenlere hitap edilmesini tavsiye eder.

Çağımızın penceresinden Yunus Emre’ye baktığımız zaman onun hiç pörsümemiş, rengi atmamış, değeri azalmamış bir Türkmen kilimi gibi gönlümüzü ve aklımızı aydınlattığını; günümüz insanının en çok ihtiyacı olan huzur, şükür, sevgi, hoşgörü, iletişim gibi insani değerler konusunda bir güneş gibi kaynaklık ve kılavuzluk yaptığını görürüz.

Özümüz Yunus olsun

Sözümüz Yunus olsun

Hak’tan gayrısın görmeye

Gözümüz Yunus olsun

Diyerek Yunus’u rahmetle anıyor; tüm insanların onun felsefesinden nasiplenmesini diliyorum.

ÖMER ARSLAN KİMDİR?

Kendinizi tanıtır mısınız? Ömer Arslan kimdir?

Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinin Çobanbeyli kasabasında (şu an mahalle) Kasım ayında anamın ana diliyle söylediği gibi (zarar ayında ) doğmuşum. Yedi çocuklu bir ailenin baştan ikincisiyim. Ama her şeyde ilk bendim. Yani hayta bir çocuktum. Haytanın biriydim ben, ama sevgilere ihanet etmedim, belki zamansız açan tomurcuktum. Her şeyde ilk bendim ama babamın ilk çocuğu değildim. İlk sigarayı ben içtim. Tabii ilk sopayı da ben yedim. İlk ben kaçtım evden şehre… İlk takımı mahallede ben kurdum. Sapanla ilk ben kuş vurdum. Babam ilk bana kızardı. İlk kırık karneyi de ben aldım. Sınıfta ilk ben kaldım. Okuldan ilk ben kaçtım. Kavgalara ilk ben girdim, ilk ben çıkmadım. Haytanın biriyim ben ama sevgilere ihanet etmem… İlk ben sevdim. İlk ben evlendim. İlk çocuk sahibi bendim.  Yani kısacası yarını düşünmeden harcayacağım kadar çok param olmadı, olsa da harcar mıydım yarını düşünmeden bilmiyorum. Arkasına “Babam Sağ Olsun” yazdıracağım bir arabam olmadı ama yine de hep dua ettim. Babam sağ olsun diye çok şükür dualarım kabul oldu.

İlk şiirinizi ne zaman yazmaya başladınız?

Hiç unutmam çocuk denecek yaştaydım, Kul Hamit’in yarım bir kitabı elime geçti yarım diyorum, gerçekten kitabın yarısıydı, onu okumaya başladım ve çok etkilendim. Dikkat ederseniz ilk kitabım “Tılsımlı Gözler”de Kul Hamit’den etkilendiğim aşikârdır. İlk yazdığım dörtlük…

Bu köyde olmuş harap

Bir çoğu bilir şarap

Onların hali harap

Kurtar onları Yarab

Etkilendiğiniz şairler var mıdır?

Olmaz mı? Üstad Necip Fazıl, Abdurrahim Karakoç, Bahattin Karakoç en çok etkilendiğim şairlerin başında gelmektedir.

Şiirlerinizden ve kitabınızdan bahseder misiniz?

Şiirlerim genelde aşk teması üzerinedir,  hece vezniyle yazdığım şiirler olduğu gibi serbest şiirler de kaleme almaktayım. İlk kitabım olan “Tılsımlı Gözler”i bir hocamız vardı, Meryem ERTEKİN  (rahmetli eski Afşin Belediye Başkanımız  Ergün ERTEKİN‘in eşi) şiirlerimi bir vesile ile ona gösterdim. Çok beğendi ve bunu kitap haline getirelim dedi, o ana kadar hiç böyle bir şey düşünmemiştim, “olur” dedim ve Ergün ERTEKİN’in sponsorluğunda ilk kitabımı çıkarmış oldum.

İkinci kitabım “Şerare ve Şule”  15 yıl gibi uzun bir sürede meydana gelmiştir.

Başka eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Evet  Maraş’ın suyunu içen ya şair olur ya da en azından birkaç şairin şiirlerinin birçoğunu ezbere bilir, aslında bu Allahın bizlere verdiği bir lütuftur.

Yazarın eserleri: Tılsımlı Gözler (şiir-1990), Şerare ve Şule (şiir-2002)

GİBİYİM

Artık kıyıya çektim sandalımı

Seherde uyuyan sular gibiyim

Mazide bıraktım hırçın yanımı

Şimdi uzaklara dalar gibiyim

 

Yaşadım aynada gördüm hayali

Nakışla gönlüme ördüm hayali

Yükledim sırtıma sardım hayali

Kendimce surumu çalar gibiyim

 

Taşlar yerine oturdu bir bir

Serde ne mağrurluk kaldı ne kibir

Sanki mecnunla oturduk birebir

Kendim saçlarımı yolar gibiyim

 

Söz geçmezdi taş gibiydi bu gönül

Ateşler yandı artık kalmadı kül

Hazan mevsimi yaşar oldu bu gönül

Usulca sararıp solar gibiyim

 

Bahardan yavaşça uzaklaştıkça

Şu simsiyah saçlar aklaştıkça

Bilinen gerçeğe yaklaştıkça

Bastığım dalı baltalar gibiyim

 

ÜSTADIM (Abdurrahim Karakoç’a)

Sen bu ellerden gittin gideli

“Beşinci Mevsim”de geçti üstadım.

Ağırmış şair olmanın bedeli

Gönlüm bu yolu seçti üstadım.

 

Kar altında sümbül idim çürüdüm,

İçtenlikle “Dosta Doğru” yürüdüm,

“Yasaklı Rüyalar” gördüm eridim,

Yüreğim kavruldu pişti üstadım.

 

Bak ki kapıdadır bak ki sokakta,

“Hasana Mektuplar” “Eli Kulakta”,

Şu garip halime dönüp bir bak da

“Akıl Karaya Vurdu” şaştı üstadım.

 

“Parmak İzi”m ben doğarken bozulmuş,

“Vur Emri” m “Kan Yazısı”yla yazılmış,

Yerle gök arası gidip gezilmiş,

“Gök Çekimi” yeri aştı üstadım.

 

Denedim, ipe dizsem dizilmiyor,

İşte “Gerdanlık” sırrı çözülmüyor,

“Düşünce Yazıları” yazılmıyor,

“Sular Islatamadım” yaştı üstadım.

OSMAN KONAK KİMDİR?

Kendinizi tanıtır mısınız? Osman Konak kimdir?

1929’da Afşin’in Arıstıl (Bakraç) (köy oldu, kasaba oldu şu an mahalle oldu) dünyaya geldim. Askerde okuma yazmayı öğrendim. İlkokulu dışarıdan bitirdim. 8 yaşında babamı kaybettim. Babamdan kalan bir çift öküzün peşine düştüm. Diğer kardeşlerimin bakımını üstlendim. Kıraç tarlalarla boğuşarak çiftçilik ve çobanlık yaptım. Termik santralında çalıştım. Çukurova’da pamuk topladım. Ege’de inşaatlarda çalıştım. PTT ‘den emekli oldum.

Gurbette çok bulunmanız şiirlerinize yansıdı mı?

Evet. Eşten, çocuklardan ve memleketten ayrı kalmak, insanın içini kor ateş gibi yakar. Geceleri uyku girmez gözüne, yediğin lokmadan tat alamazsın.

Gurbet hatırıma düştü dururken

Bağladım sırtıma kürekle yorgan

Maraş, İslahiye, Kırıkhan derken

Reyhanlı’yı Antakya’yı gezmem var

* * *

Yıllarca evimden ayrıldım çoktan

Gözüm görmez oldu kan ağlamaktan

Akşam olsa dahi bu yolculuktan

Artık dönmeyelim geri be kaptan

İlk şiirinizi ne zaman yazmaya başladınız?

Okuma yazma bilmiyordum. (Onun için de çocuklarımın hepsini okuttum.) İlk şiirimi tarlada babadan kalma bir çift öküzümüz ölünce söyledim.

İstendiği zaman şiir yazılabilir mi?

Şiir yazıyorum diye şiir yazılmaz. Şiir duygu ve anlık bir mevzu. İlham geldiği zaman da durmaz. İlham sancısıyla gelir yazdıkça çıkar…

Yeni nesil şairlere ne gibi önerileriniz var?

Öncelikle şiiri sevmeleri gerek… Bol bol şiir dinlemelerini ve okumalarını tavsiye ediyorum.

Şiir yazmanıza etki eden birisi oldu mu?

Hafız Rahmi ve Karacaoğlan’dan etkilendim. Şiirlerini ezberledim.

Şu an ne yapıyorsunuz?

Emekliliğin verdiği rahatlıkla günlerimi evime ve şiirime verdim.

Osman Konak’ın yayımlanmış eserleri: Gönül Irmağı (şiir), Sen Ol (şiir)

ŞEHİTLERE!

Üzülme şehitsin ey garip mezar,

Öcün düşmanlara kalmasın yeter.

Nice çiçeklerin boy verir uzar,

Zalimler koparıp yolmasın yeter.

 

Sana el sallıyor nazlı sunalar,

Gözleri sürmeli eli kınalar,

Şad olsun bacılar nazlı analar,

Gözlerine yaşlar dolmasın yeter.

 

Mehmet haykırırsa yerle gök inler,

Alçakça düşmanlar sinsice dinler,

Her köşede nöbet bekler şahinler,

Kargaların sesi gelmesin yeter.

 

Osman KONAK yurdu sevmek merağım,

Vatanımın kölesiyim çırağım,

Yükseklerde dolansın bayrağım,

Ayyıldızlı rengi solmasın yeter.

 

YASEMEN

Bülbüller de düşer aşkın narına

İsterse dikende ötsün Yasemen

Gel gel diye kucak açmış yarına

Sevenlere sen umutsun, Yasemen

 

Sarı saçlar kıvrım kıvrım yüzünde

Gamzelerin al yanağın izinde

Avcıların nişanı var gözünde

Kirpiklerin nöbet tutsun, Yasemen

 

Cana candan yakın sevenler varken

Rüzgârlar zülfünü dağıtmış erken

Yıldızlar gizlenir sen yükselirken

Gözlerdeki ak bulutsun, Yasemen

 

Örtüyü başından kaldırma nolur

Beni bir aleme daldırma nolur

Taze çiçekleri yoldurma nolur

Meyvesi dalında yetsin, Yasemen

 

Gümüş tarağın altın mı taştın

İbrişimden nazik, ipekten hastın

Cevahirci desem elmastan üstün

Hem yakutsun hem zümrütsün, Yasemin

 

Osman Konak hayran doğu ile batı

Güzel kibirlenmez gel olma katı

Korkarım ki süremezsin hayatı

Yakın mutluluğa gitsin, Yasemin

VATAN VE VATAN ANLAYIŞI

Bir toprak parçasının “vatan” haline gelmesi için üzerinde üç çeşit mülkiyet kurulması gerekir; medeniyet mülkiyeti, siyasi mülkiyet, hususi mülkiyet… Medeniyet mülkiyeti; asırlarca süren tarihi seyrin neticesinde, ölçüler manzumesinin coğrafya parçasına mührünü vurmasıdır. Mezarlarına kadar sirayet eden, toprakla bütünleşen, taşı şekillendiren mülkiyet çeşididir. Medeniyet mülkiyeti; millet, vatan ve devletin asli hakimiyet ve meşruiyet kaynağıdır. Medeniyet mülkiyetinin olmadığı bir coğrafya parçası, gücü eline geçiren herkesin üzerinde mülkiyet kurmak isteyeceği boş arazi gibidir. Fetö’nün, milletin binde biri kadar olmayan üye sayısıyla tüm vatan üzerinde hak iddia (darbeye teşebbüs) etmesi, mülkiyetin kuvvet ile kurulabileceği vehmine dayanır. Medeniyet mülkiyeti, kadim değerlere dayanır. Vatan; bütün vatandaşların, üzerinde müşterek ve eşit siyasi mülkiyet sahibi olduğu coğrafya parçasıdır. Siyasi mülkiyet, hususi mülkiyetten öncedir ve önemlidir. Hususi mülkiyeti tespit ve ilan eden tapu vesikası, öncelikle gayrimenkulün siyasi mülkiyetini, daha sonra hususi mülkiyetini gösterir. Hususi mülkiyet siyasi mülkiyetin önüne geçerse, o coğrafya parçası “vatan” olmaktan çıkar, zira bu ihtimalde herkesin kendi mülkiyetini koruması gerekir.

Bu durumda askerliği zorunlu yapmak ve mesela fakirleri askere almak zulümdür. Siyasi mülkiyetin öncelikli ve önemli olması; kalabalıkları millet, coğrafi bölgeyi vatan, büyük teşkilatı da devlet yapar. Siyasi mülkiyetten dolayıdır ki, hususi mülkiyeti ve geliri fazla olanlar daha fazla vergi vermek ve mülkiyeti az olanların ihtiyaçlarını belli bir seviyede karşılamak zorundadır. Vatan, sınırları tespit edilmiş, siyasi ve askeri tedbirlerle muhafaza altına alınmış, muhtevası kadim medeniyet değerleriyle doldurulmuş coğrafya parçasıdır. Medeniyet (tarih) bağı koparıldığında, üzerinde herkesin hak iddia edebileceği bir coğrafya parçası haline gelir, bu noktaya dikkat edilmediğinde tüm dünyanın üzerinde operasyon yapmayı düşüneceği bir müstemleke arazisi olarak görmesi engellenemez.

Başka bir ifadeyle şöyle bir tasnif ve izah yapılabilir; Coğrafya üzerinde üç çeşit mülkiyet vardır, yukarıdan aşağıya doğru; “Medeni Mülkiyet”, “Milli Mülkiyet” ve “Şahsi Mülkiyet”… Medeni mülkiyet; coğrafya üzerindeki medeniyet mülkiyetidir ve en üst mülkiyettir. Sonra milli mülkiyet gelir ki millet ve devlet mülkiyeti demektir, nihayet şahsi mülkiyet vardır ki iktisadi manadaki hususi mülkiyeti ifade eder. Milli mülkiyet yani millet ve devlet mülkiyeti; bir coğrafyayı “vatan” haline getirir. Medeniyet mülkiyeti ise coğrafyayı “vatan” haline getirmenin hem tarih hem de muhteva bakımından derinlik ve tahkimatını gösterir.

Anadolu; Türk milletinin has bahçesi, İslam milletinin merkez karargâhıdır. Hiçbir vatan tarifi, bin yıllık bu müktesebatın aleyhine olamaz, olanlar dikkate ve ciddiye alınamaz. Bu çerçevede olmak üzere Anadolu; siyasi (milli) mülkiyet gereği, üzerinde yaşayan vatandaşların tamamının haklarının korunduğu bir vatandır.

NURİ PAKDİL KİMDİR?

Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız?  Nuri Pakdil kimdir?

Maraş’ta, 1934 yılında doğdum. Rahmetli annem Vecihe Hanım ilkbahar aylarının birinde çok güzel, güneşli bir günde dünyaya geldiğimi söylemişti. Ben de, güzel İstanbul’umuzun Müslüman olduğu günü (29 Mayıs), doğum günüm sayıyorum. Ulema yetiştiren, köklü bir ailenin çocuğuyum. Annem rahmetli Vecihe Hanım, babam rahmetli Emin Efendi Hoca’dır. Babamın babası, Maraş Cami-i Kebir, Nebeviye Medresesi müderrislerinden, Nakîbuleşraf, El Hac, El Hafız, Esseyyid Muhammed Emin Efendi’dir. Annemi ve babamı, ödünsüz Müslümanlıklarıyla ve beni bu bilinçle yetiştirmeleriyle tanıyorum. İdeolojik ilk mürebbiyem annemdir. Bu bağlamda, bir anımı paylaşayım: Bir gün okul dönüşünde anneme, bize okulda büyük adamlar olarak öğretilen bazı adları saymaya başladım. O adlardan birini söyler söylemez, annem şiddetle azarladı beni. “Bir daha o adı ağzına almayacaksın” dedi. Çok şükür o gün o adı son söyleyişim oldu. Ziya Efendi amcam, Şapka Devrimi’nden sonra başına bir defa bile şapka koymamış, şapka giymenin zorunlu olması nedeni ile evimizin yakınındaki Hacı Veli Camisine gidip gelirken şapkayı elindeki maşayla tutmuştur. Ziya Efendi amcam Şapka Devrimi’nden sonra çarşıya inerek Kapalıçarşı’daki küçük kardeşi Emin Efendi Hoca’nın manifatura mağazasına da uğramaz olmuştur. İlkokula geç gönderildim. Ailemin beni ilkokula geç göndermesinin nedeni, ‘Tanrı Öğretisi’ ile ‘Resmi Öğretinin’ çatışması olarak görülebilir. Aslında, sadece benim ailem değil, bütün Müslüman aileler aynı kaygıyı yaşamıştır. Cumhuriyet okullarında okuyanların çoğunluğunun Batı hayranı, din düşmanı ve Batılı emperyalistlerin işbirlikçisi olarak yetişmeleri; kendi halkının değerlerini değil, Batılı sömürgecilerin dayattığı değerleri (kapitalist, faşist ve sosyalist değerleri) savunmaya başlamaları, Müslüman ailelerin Cumhuriyet okullarına ilişkin kaygısının boşa olmadığını göstermektedir. Ben, antikapitalist, antifaşist, antinazist, antisiyonist, antiemparyalist ve en önemlisi de Türkiye üzerine ait olmak üzere antifravunist bir bilince ve iradeye sahibim. Bugün, onurlu bir insan olabilmek, ancak, ciddî olarak antikapitalist ve antifiravunist olmakla mümkündür. Zaten benim devrimciliğimin temelini bu ilkeler bağlamında İslâm dinine olan sarsılmaz bağlılığım oluşturur.

Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? Sizi yazarlığa teşvik eden-edenler oldu mu?

Lisedeyken Hamle adında iki veya üç sayı çıkan bir dergi çıkarttım. Bu dergi bir lise dergisi olmanın ötesinde geniş yankı buldu. Anketler yapıyor, Türkiye’nin o dönemdeki ünlü yazarlarına mektuplar yazarak görüş alıyorduk. Ayrıca Maraş’ta çıkan Demokrasiye Hizmet gazetesinde de sanat, edebiyat sayfaları düzenliyordum, orada da çeşitli müstear adlarla yazılar yazıyordum. Ben bu gazetede sadece makale değil, yazdığım günlüklerden örnekler yayınlıyordum. Üstat Necip Fazıl’ın kitaplarının ve Büyük Doğu Dergisi’nin, ideolojik bağlamda ufkumun açılmasına ve yazarlık oluşumuma büyük etkisi olmuştur. Bir şair, bir piyes yazarı, bir üslupçu yazar olmasıyla birlikte, çok duyarlı bir tarih bilincine sahiptir. Tarih bilinci içinde düşünmeye onunla ulaştık. Onurla itiraf etmeliyiz ki o bizim üstadımızdır. Benim bugünkü tarih itibari ile yayınlanmış 41 kitabım bulunmaktadır. Bunların temin edilebileceği internet platformları ve kitapçılar hakkında edebiyatdergisi.com sitesinde bilgi mevcuttur.

Yazarın toplumdaki görevi nedir? Bir yazarın dikkat etmesi gereken kurallar nelerdir?

Ülke, yazarla bozulur, yazarla düzelir. Ülkemizde Batıcılığın buyruk kesildiği dönemlerden başlayarak bize kadar uzanan süreçte, her şeyde yabancılaşma deneylerini görüyoruz. Batı Emperyalizminin ya da Marksçı emperyalizmin savunucusu olan yazarlar, bu yabancılaşma denemelerinin uygulayıcıları oldular. Halk düşmanlığında yarıştılar, halkı umutsuz, çaresiz bırakmak, halkın gencini yaşlısıyla dövüştürmek istediler. Batıcı yazarlar, Marksçı yazarlar, Batılı emperyalist devletlerin nöbetçileri olarak, ülkemizde yerli düşünceye dayalı girişimler başlamasın diye halkın inançlarına, halkın gönlündeki kutsal değerlere saldırmaktadırlar. Yerli yazarlar, yabancılaşma birikimi düşün tutsaklığını kaldırmak için, kaynaklarımıza dönme gereğine inanmışlardır. Hepsi, Yaratanın başlangıçta ve sonuçta kutsadığı emeğin savunucularıdır. Yazmak, uzun yürüyüşe başlamaktır. İnsanlığın yükünü, çokluk, yazarlar taşıyabilmişlerdir. Yazarlar, halkları birbirlerine yaklaştırmak için çaba harcamalılar. Yazar, ulusunun varoluş sorusunu cevaplayan kişidir. Yazar, çağını etkilemesi, çağına katkıda bulunması oranında önemlidir. Özgürlük savaşımına bir kelimeyle bile olsa katkı sağlayanlara, selam olsun. Yerli düşünce düşmanlarına karşı, Batı saldırganlığına karşı yapıtlarıyla bir direniş üssü oluşturan yazarlarımıza selam olsun.

Okumanın yazar olunması üzerinde etkisi nedir?

Okuyunca, düşünmeye de başlarız. Bir yazıyla düşünüyorsunuz bazen. Yani düşünme özelliğinizin birden farkına varıyorsunuz bir yazıyı okurken. Bir şiir sizi alıp bir yerlere götürüyor, düş kurma diye bir güç bulunduğunu fark ediyorsunuz kendinizde. Bir öykü ile bir romanla insanların toplum içindeki durumunu, değişik davranışları, yeryüzünün görüp bilmediğiniz bölgelerindeki çeşitli özellikleri görüyorsunuz. Sınırsız bir görme, gösterme gücü olduğunu anlıyorsunuz sanatın. Ve hepsinden önemlisi, sanatla tanışık olunca sizin de bakışınız, görüş ufkunuz değişiyor, o eski sıkışık hâlden kurtuluyorsunuz. Gereksiz kendinize güvenmeniz de, gereksiz hissettiğiniz eksiklikler de kayboluyor, daha bir esnek, daha bir hoşgörülü, daha bir sağlam konumlu buluyorsunuz kendinizi. Bu planda meselelere bakmanın daha sağlıklı olduğunu düşünüyorsunuz. Okuyalım yerli düşünceyi savunan ozanları, yazarları. Ancak böyle sıklaşır saflar. Halkın dostu, onun savunucusu yazarların eserlerini okuyalım. Göneniriz yerli düşünceyi savunan yazarları, halkı seven yazarları okudukça.

Yazar ile insan arasında nasıl bir ilişki vardır? Genel olarak işlediğiniz konular nelerdir?

İnsanı anlamaya, insanı yorumlamaya çalışan yazarlara ilgi duyuyorum. Bir yazarı, bir şairi takip edebilmem için, önce o yazarın, o şairin diline özen göstermesi gerekir. İnsanı anlamaya, yorumlamaya çalışması gerekir. Ele aldığı konuları uygarlık bağlamında değerlendirmesi gerekir. Kendine ve okuyucusuna saygılı olması gerekir. Bir de ne olmaması gerektiğini söyleyeyim: putperest ve firavunist olmaması gerekir. Bir yazar, siyasetle iç içe olsa bile, özgür kalmalıdır. Bir yazar, çalışmalarında toplumsal sorunların hepsine aynı ölçüde, yoğun biçimde eğilmelidir, tüm toplumsal olaylara ve insan ilişkilerine yoğun ilgi göstermelidir. Şu soruyu, her yazarın, sürekli olarak kendi kendine sorması gereklidir: Ben bu ulusun bir parçası mıyım, bu ulusun ulusal değerlerini savunuyor muyum, ulusumdan yana mıyım yoksa sömürgecilerin uyguladıkları yabancılaştırma girişimlerinin farkında olmadan yürütücüsü müyüm?

İyi bir yazar nasıl olmalıdır sizce? Yeni yazmaya başlayanlara ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

Yazar çağının tanığıdır. Çağına tanık olan sanatçı, önce savaşları körükleyen kara-siyasa ile kirli mülkiyet ile hesaplaşacak, dirençle, insanı sömüren karasiyasaya, kirli mülkiyete karşı koyacaktır. Bir yazar, yaşadıklarından sorumludur çünkü. İyi bir yazar, yazarken neyi gerektiriyorsa rahatlıkla yapabilmelidir. Büyük yazar, eninde sonunda, parçalar zinciri. Dilbilgisi tutsaklığından kurtularak yürür kendi özgün yolunda. En büyük fetih, insanı yeniden anlama, onun tüm ruhsal gereksinimlerini ona hissettirme eylemi olabilir. Gerçek yazar da, tüm hayatını, insana içindeki bilgeliği hissettirmeye adamış yazardır. İyi balık avlayan gibidir iyi yazar da! Yazar, direnmede iyice pişmedi mi, balık avına çıkmamalıdır; açmalı kitabını, saatlerce değil, günlerce okumalıdır.

Yedi güzel adam ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Yedi Güzel Adam’la tanışmamız Maraş Lisesindeki öğrencilik yıllarımda başlamış, arkadaşlığımız, Ankara’da ve İstanbul’da gitgide artarak, yoğunluk kazanarak bugünlere gelmiştir. Yedi Güzel Adam olarak anılan bizler, gerçekten olağanüstü bir arkadaş topluluğuyduk. Sohbetlerimizde gündeme getirmediğimiz hiçbir konu kalmazdı. İdeolojik bağlamda Türkiye’deki ve izleyebildiğimiz kadarıyla tüm dünyadaki oluşumları algılamaya çalışırdık, üzerinde düşünmeye, tartışmaya çalışırdık. Şunu vurgulamak isterim: İdeolojimiz ortaktı. Hepimiz sapına kadar İslâm devrimcileriydik. Biz her zaman, yazmayı ve düşünceyi önceledik. Edebiyat Dergisi’nde yazan arkadaşlar, uygarlığımızı canlandırma gereğinin bilinci içinde yazıyorlardı. Bu çalışmalar, geriye dönüş değil; aksine çağı, geleceği uygarlık yaklaşımıyla saptama, yorumlama ve ulusumuzun konumunu belirleme eylemiydi. Edebiyat dergisi Bütüncek, bu yaklaşım içindeydi. Zamanla farklı kulvarlarda ilerleyenlerimiz oldu, ama herkes yapmak istediğini en iyi yapanlardandı. Öykü yazan iyi öykücü, şiir yazan iyi şair, deneme yazan iyi denemeci oldu.

Geriye dönüp baktığınızda şunu da yapsaydım, dediğiniz bir şey var mı?

Ben hep inandıklarımı yazdım. Yazdıklarımla hayatım özdeştir. Bugün yeniden dünyaya gelmiş olsam bugüne kadar yaptıklarımı aynen gene yapardım. Yaptıklarımdan pişmanlık duyduğum hiçbir şey yoktur.

Gençlere ne gibi öğütler vermek istersiniz?

Ben Türkiye’nin, özellikle Ortadoğu için tartışılmaz önemde bir işlevi olduğunu görüyorum ve bu bağlamda gençlerimize hep umutla bakıyorum ve önemsiyorum. Böyle bir tarihsel sorumluluğa muhatap olan gençlerimiz çok okumalı, kendilerini çok iyi yetiştirmeli ve mutlaka bir yabancı dil öğrenmelidir. Tercüme edilmiş bütün klasikleri, titizlikle okumalıdır. Türk yazarlarına gelince, başta Üstat Necip Fazıl’ın piyesleri, şiirleri, romanları, denemeleri, hatıraları, polemikleri titizlikle okunmalıdır. Zaten insan bir okumaya başladı mı yeni yazarlar keşfetmeye kendini alıştırmış olur. Gençlerimizin mümkün olduğunca hiç kimseyle tartışmamalarını, düşünmelerini ve başkalarını da düşündürmelerini istiyorum. Çünkü bu insanlar o kadar yanlış şartlamalarla parçalanmış durumdalar ki, bunları yumuşaklıkla yapıştırabiliriz birbirlerine. Zaten Kur’an-ı Kerim’de ‘Hiç düşünmez misiniz?’ ayeti yer almaktadır. Düşünen insan bu niteliği nedeni ile her şeye tanık oluyor demektir.

Nuri Pakdil’in yayımlanmış eserleri şunlar: “Şiirleri: Sükût Suretinde (1997), Ahid Kulesi (1997), Osmanlı Simitçiler Kaside (1999) Denemeleri: Biat (I, 1973; II, 1977; III, 1981), Bağlanma (1979), Bir Yazarın Notları (I, II, 1980; III, 1981; IV. 1982), Edebiyat Kulesi (1984), Arap Saati (1997), Derviş Hüneri (1997), Klas Duruş (1997), Otel Gören Defterler I-Çarpışan Sesler (1999), Otel Gören Defterler 2-Yazının Epik Resmi Çekildiği Sırada (2000), Otel Gören Defterler 3-Büyük Sorgu (2001), Otel Gören Defterler 4-Simsiyah (2002), Otel Gören Defterler 5- Ateş Hattında Harf Müfrezeleri (2003), Otel Gören Defterler 6-Yazmak Bir Mucize (2005). Oyunları: Umut (1997), Put Yapımevleri (1980), Korku (1997), Kalbimin Üstünde Bir Avuç Güneş (1982).

 

ANNELER VE KUDÜSLER- I

Güz suları bizim şehrin önünden akar

Kış savunması

Bizim şehir üs öbür şehirlere

Dakka şimdi bir doğu kamerası

Ölümü çeken

*

Geleceği parmakların bir bir gösterdi

Yeşil bir harmani dizlerinde

Çek denizi aradan

And anıtları koy

Eski çağ taşlarının üstüne

Yeni çağ silahları üstüne

*

Eylem öğlesi

Gül kurularını birbirine bağladık

Ekmeğimize bulaşan çağın hakkını

Kitabı açarak

Yonttuk

*

Soluğunda gül kokusu

Okunan ve bitmeyen bir sayfa

Gibi

Beni çeker bir girişime

*

Daha dinç ötede

Gerçekte olduğundan daha parlak

Yeresel

Otuzüç katlı bir yapı gibi

Damarlarımızda dolaşan kan gibi

Hamid çizgisi

*

II

At ipi atladı

Kitap soluyan atlar

Çocuk atı çağırdı

At çocuğu tanıdı

*

Denizi çek annemin başörtüsüyle ey sevgili

At geçer o zaman denizi

*

Bilirsiniz ormanlarla sonsuz bir at gelir

Görmüşsünüzdür çocukların rüyalarında da gelir

Biner ona

Sünnetçi

*

Cezayir’e atlarla gidilirdi

Babam atla bağa gelirdi

Yeni Ali

Paris’i atla dolaşacak

*

İyi binen ata

Bir solukta geçer Hazer’i

Yavaş yavaş İngiliz

Tuzağına düşer at süren yiğitlerin

*

III

Tûr Dağını yaşa

Ki bilesin nerde Kudüs

Ben Kudüs’ü kol saatı gibi taşıyorum

*

Ayarlanmadan Kudüs’e

Boşuna vakit geçirirsin

Buz tutar

Gözün görmez olur

*

Gel

Anne ol

Çünkü anne

Bir çocuktan bir Kudüs yapar

*

Adam baba olunca

İçinde bir Kudüs canlanır

*

Yürü kardeşim

Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin

(Ocak 1972)

*

IV

Narin bir üzüm anne yüreği

ağlaması çocuğun

çöl tülbent üstünde

sarar onunla anne yüreğini

*

Çocuk harita

anne çocuğun gözleriyle bakar

uyur çocuk

anne bekçi daim

*

Sokaklar dar mı

boğulur anne

bu atlar

geniş alan isterler

*

Çocuk koşar

ardından K da

insanın yüreğinde bir parça Kudüs vardır yani K

anne şimdi eline aldığı yüreğini yerine bırakır

*

Irmak yatağıdır

çocukların cepleri

bilmeyiz bütün ırmaklar sabahları

akşamları çocuk ceplerindedir

*

Erişince kelime beyi

çocuğun etine

pamuk gibi yumuşak olur o dağ

anneler her yerde o dağı ararlar

*

Dener çocuk

öndeki çocuk boynu mitralyözdür

toz kalktı mı ayaklardan

Alttaki çocukla birlikte ikisi de attır

*

Doğudan mı batıdan mı

yürüyen bir çocuk göreceğiz Kudüs’e

ben çok önce çıktım Doğu’dan

anneler her yerde ararlar beni

*

Çocuk akdeniz görmüş

her ülkede bulunan

bir

K’dır

*

Büyüyor elinde bomba

bombanın gerçeği yumuk çocuk eli

ama çocuk

aykırı görülür ölüme

*

Ölüm de yasadır

artar K

annelere sunu günaydın

çocuk önder

NURETTİN ERTEKİN KİMDİR?

Kendinizi tanıtır mısınız? Nurettin Ertekin kimdir?

1938 yılında Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinde doğdum. Burdur, Afşin, Ordu ve İskenderun’da öğretmenlik yaptım. Meslek hayatım otuz yıla yakın sürdü. Bir kız dört oğlan babasıyım. Çocuklarımın ikisi doktor, ikisi avukat, biri de turizmci-tercüman, dört yabancı dil bilir. Doktor kızımı 1999 yılında düğününe iki gün kala nişanlısıyla birlikte trafik canavarına kurban verdim. Allah rahmet etsin. Allah sabrınızı arttırsın. Bir evin bir kızıydı. Hayat doluydu. Allah kimseye göstermesin.

Âmin.  Şiire nasıl başladınız?

Vecize, güzel sözler ve atasözlerine karşı bir zaafım vardı. Mana ve anlamları beni derinden etkiliyordu. Ayrıca lise yıllarımda öğretmenim de şiiri bana sevdirdi. Lise yıllarımda yazmaya başlamış oldum. Dedem Behzat Özdemir’le (Behzatoğlu) dayılarımda da şairlik vardı. Bütün bunlar bir araya gelince, içte de var olan dışa yansımış oldu.

Şair nasıl olunur?

Şairlik duygusallık işidir. Duygusal olmayan ne şiir, ne roman yazabilir, ne de resim yapabilir. Duygusallık ise doğuştandır. Hayatta başına gelen sıkıntılarda yazmaya etkenlerdendir. Dert söyletir, söylediklerini de yazıya dökersin. Yazmak için bilgili olmak gerek. Bilginin kaynağı ise okumaktır. Bilgi olmadan insan ne yazabilir? Vereceğiniz bir şeyiniz yoksa ne verebilir misiniz?  Onun için şair ve yazarlar daha çok okumalıdır. Bilgisi olmayan güzel eserler yazabilir mi?

Dini, ilmi ve tarih kitaplarını zevkle okuyorum. Geçmişe akıp giderim. Neler yaşanmış, kendimi o âlemde bulurum. Yazanlar kitap ayırımı yapmadan bütün kitapları okumalıdır. Kitap okumayı çok sevdiğim için felsefi, edebi eserleri yerli ve yabancı ayırımı yapmadan okuyorum. Kendimi öğrenci gibi hissediyorum. 72 yaşında olmama rağmen iyi bir öğrenciyim. Bir de insanlarımıza da büyük emeklerle yazılmış eserleri okumalarını öneriyorum

Şiir nasıl olmalıdır?

Şiir anlam yüklü olmalıdır. Okuyan mesaj almalıdır. Eğer yazan kişi yazdıklarını hayatında tatbik etmiyorsa okuyucuya hiçbir şey veremez.

Şair nasıl olmalıdır?

Şair çok yönlü olmalıdır. Belli ideolojiye değil, toplumun her kesimine hitap etmelidir. Tek taraflı yazan tek taraflı olur. Şair milletin malı olmalıdır. Şair topluma yön verendir. Yazan vatan, millet için yeri gelir Allah için yazar. Yazan, dik olmalıdır. Hiç kimseye yamulmamalıdır.

İyi bir okuyucu nasıl olmalıdır?

Arı gibi olmalıdır. Arı nasıl çeşit çeşit çiçekleri dolaşır, bal yaparsa, insan da şair ve yazarın kitaplarına konmalıdır. Esasında yazan kişide meslektaşlarının kitaplarına konup, bilgi dağarcığını geliştirmelidir.

İlk kitabınızı nasıl çıkardınız?

Bana gülerler diye otuz beş yaşına kadar yazdıklarımı kimseye göstermedim. Bir gün öğretmen arkadaşlar defterimdeki şiirleri okumuşlar, çok beğenmişler. Kitap bastırmamı söylediler. O zamanlar ‘Bahçıvan’ isimli bir kitap bastırdım. Çocuk şiirleriydi ama yetişkinlere de hitap ediyordu. Lirik (eğitici) tarzdaydı.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

İdarecilerimiz başta olmak üzere herkesin kültürümüze sahip çıkması gerekmektedir. Kültürümüze sahip çıkılmazsa eğer millet bozulur. Millet bozulursa da ahlaksızlık artar. Maalesef günümüz de olduğu gibi.

Yazarın yayımlanmış eserleri: Bahçıvan, Fidan, Dilek, Gönül Gözü, adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

GÖNÜL GÖZÜ

Gönül gözüm ile sevdim ben seni,

Bendeki bu sevgi geçecek değil,

Sende geri durup hor görme beni,

Gönlüm başka dala geçecek değil.

 

Gözüm bu kalbime bir araç oldu,

Kalbime girerken bir izin kaldı,

Derin köşesinden bir şeyler aldı,

Gönlüm kanatlandı uçacak değil.

 

İyinin kaderi kötüye düşer,

Gerçek seven aşık yürekten pişer,

Sevince dağları deryayı aşar,

Sanma yarı yolda kaçacak değil.

 

Bu bir aşk ki sevgili de tapusu,

Aciz Ertekin’in böyle yapısı,

Çok sağlamdır gönül gözü kapısı,

Sıradan güzele açacak değil.

 

Aşağıdaki okuyacağınız şiir 22.05.1999 günü Tekir’de geçirdikleri trafik kazasında hayatlarını kaybeden kızı Dr. Dilek Ertekin ve Nişanlısı Av. Emin Koç’a atfen.

 

Sağlık-Şifa göreviydi kızımın

Tarifi zor içimdeki sızımın

 

Düğün, dernek yapacaktık yakında

Bir terslik var bu feleğin çarkında

 

Hiç kimse görmesin böyle acıyı

Dört kardeş yitirdi bir tek bacıyı

 

Yan yana defnettik iki kuzuyu

Anlatamam içimdeki sızıyı

 

Dayalı döşeli kaldı odası

Keşke bana gele idi kadası

 

Helalleşip öpemeden gittiler

Hanemizi per perişan ettiler

 

Oy Dilek’im-terbiyeli Emin’im

Kaybettim kendimi bilmem ben kimim

 

Ertekin’im inim inim inlerim

Düşünürüm, yerden bir ses dinlerim