“TÜRKÜLERLE GİDEN İLBEY!” KİTAP DEĞERLENDİRMESİ

Bu yazımızın içeriğini, Dr. Oğuz Alp Paköz’ün kaleme aldığı Türkülerle Giden İlbey kitabı oluşturuyor. Kitabı okurken sanki Kahramanmaraş’ı adım adım gezdim. 87 sayfaya sığdırılmış, masalımsı tadında 11 hikâye, içimdeki okuma aşkını biraz daha gıdıkladı. Kahramanmaraş’ın tarihi, sosyal yaşamı, halkın kahramanlığı ve kültürüne bağlılığını konu edinen hikâyelerde; Bazen Ahırdağı’ndan gün doğumunu izledim. Bazen Maraş’ın en ücra köşesindeki bir dağ başı köyünde buldum kendimi.Bazen de kıvrım kıvrım derelerinden atladım. Öncü Basımevinden 2013 yılında çıkan kitabı, tüm hikâye severlerin mutlaka bir defa okumasını isterim.

Kitaba, Türkülerle Giden İlbey hikâyesinin adını vermiş yazarımız. Kitapta ilk sırada yer alan bu öyküde; ilin en önemli yönetici konumunda bulunan Gülen İlbey’in cenazesinin defninde, bando ekibininChopin’in cenaze marşını bilmemesi ve bando şefinin bir türkü çaldırmasını konu edinir. Cenaze ilk başlarda, İstanbul’a gönderilmek istenir ancak yolun çok uzun ve yolculuğun çok zahmetli olması cenazenin de beklememesi gerektiği için oraya defnedilir. Aslında o il ve halk sahiplenmiştir Gülen İlbey’i ve kendilerinden biri olarak görmüştür. Hani bizde de türkülerin ayrı bir yeri vardır. Bu öyküde de bando şefi içinden geldiği gibi hareket etmiş ve son anda başkalarının ölüm marşı yerine kendi kültürümüzün bir parçası olan bir türkü ile yolcu edilmiş Gülen İlbey.

Kitapta yer alan diğer öykülerden ise bir kaçı dışında yine Kahramanmaraş’ta yaşanmışlıklardan esinlenerek kaleme alınmış. Beni en çok etkileyen öykülerden biri ise dillere destan olmuş kahramanlığımızda, kadınlarımızın katkılarından sadece bir olayı gözümüzde canlandıran Toprak Ana oldu. Yazar Paköz, burada erkeklerin çekimser ve kararsız kaldığı bir anda son sözü söyleyen Hacey Hatun’un çıkışını işlemiş. Hacey Hatun’un; “ Bey bey! Sen bu oymağın babası isen ben de anasıyım. Sen bu savaşa katılmazsan ben katılacağım” cümlesini sanki ben işitmişim gibi kulaklarımda çınlıyor. Karakterlerin çok gerçekçi bir şekilde canlandırıldığı hikâyeler, bize gerçek hayattan esinlenildiği izlenimlerini veriyor. Sayfaları çeviriyorum. Bir sonraki öyküde yine bir kadın kahraman çıkıyor karşımıza. Dudu kadın, Kurtuluş Savaşı yıllarında Mehmetçiğe yardım toplamak için kapısı çalındığında; bu dünyadaki sahip olduğu, torunun saçına iliştirilmiş tek değerli eşyası çeyrek altını, saçıyla birlikte kesip katılıyor yardıma. Aynı öyküde, ekonomik durumu aynı olan, cebi delik gönlü yüce Yaşar Bey’in çocuğa bisküvi almak için ayırdığı parayı zerre düşünmeden Mehmetçiğe bağışlamasını yâd ettim. Yazarımız, özellikle Toprak Ana ve Hoha İnek adlı öykülerde tarihte olduğu gibi Kahraman Maraşlının her zaman bedel ödemeye hazır olduğunu çok iyi bir şekilde işlemiş, bu kitabında. Her hikâyenin bir kahramanı vardır. Ancak Paköz, bu kitabında;“Hele ki bu kahraman, Maraşlı olursa” kısmını ele almış daha çok. Ben de yazarımıza buradan bir bilgi vermek istiyorum affına sığınarak: “Kahramanın çok olduğu bu şehirde, her hikâyeye bir kahraman çıkar.”

Sayfaları çevirip diğer öykülere baktığımızda; bazen doğru bildiğimiz şeylerin öyle olmadığını görünce şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz. Şöyle nostaljik takılmak isteyenleri mutlaka benim çevirdiğim sayfaları çevirip; Ahırdağı’nda gün batımına, Kale Köyü’nde piknik yapmaya ve Kırkgöz’den su içmeye davet ediyorum.

KİTAPTAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR:

…Eski İlbeyin dul eşi orta boylu orta yaşlı sarışın hanım kente geleli on gün olmuştu.İstanbul’dan buralara gelirken sıkıntı basmıştı.Geceleri trende bu denli zor gelişin, daha zor dönüşü olacağını düşünüyordu.Geldiğinde yeni İlbey ve eşi onu çok iyi karşılamışlardı.Kendi ciplerini ve korumalarını vermişlerdi.Uray Başkanının evinde yatıp kalkıyordu.Çoğunlukla Onun eşi ile çıkıyordu dışarıya.İlk iki gün yalnız görmeye gidip gelmişti. Sonraları Kapalıçarşı’yı dereleri tepeleri gezer olmuştu;ama o Kırkgöz denilen Pınarbaşı’yı çok beğenmişti.Bir koyak içinde ağaçların arasından soğuk sular kaynıyordu.İnsana erinç veriyordu burası…

…Eller üzerinde tabut camiden çıktı.Tabutun arkasında asker, polis ve zabıta var.Onun arkasında da bando.Halk her yanda kaynıyor.Bando çalgıcıları,umutsuzca başkanlarına bakıyor.O da onlara.Çok geçmeden birden değiştiğini gördüm Yaşaroğlu’nun.Onlara döndü ve ansızın iki elini birden havaya kaldırdı.Başlama yapılacağını anlayan tüm çalgıcılar, başkanlarına odaklandılar. O da “Çalın lan!Yine geldi yaz baharın ayları” demez mi!Bu türkü, buraların en güzel doğa ve sevgi türküsüdür. Bizimkilerde bu ezgiyi gerçekten çok güzel çalarlar.Gülen İlbey, ölüm marşı ile değil bir aşk ve dua türküsüyle eller üstünde gömütlüğe gitti:“Ne mutlu ona” dedi ve arkasından Türkünün sözlerin okumaya başladı…

…Bir gün siyah naylon torbasından çıkardığı bir yazıyı okudu. Arkasından da bu yazı kimindir, diye sordu. Kimse bilemedi. Okuduğu öykünün yazarı kendisi idi. Böyle başladı sınıfta bir yazarlık, okurluk sevdası. O zamana dek yazarların, şairlerin bizim aramızdan da çıkabileceğini bize kimse anlatmamıştı…

…Yazdığı öykülerden kır yaşamını öğrenmiştik.Keklik nasıl avlanırdı,koyun nasıl güdülürdü?Daha neler neler.İlk kez öğretmen olarak atandığı Andırın’ın bir köyündeki anısını anlatmıştı.Köydeki ilk akşam muhtarın kendisini ağırladığını ve biraz konuştuktan sonra “Öğretmene bir teke kesin” diye buyruk verdiğini, sonra da sofraya kabak yemeği geldiğini, tekenin orada kabak anlamına da geldiğini öğreniyorduk.Daha çok da hiç söylemediği halde ondan saygılı olmayı sevecenliğiöğreniyorduk…

…Hayrullah Efendi sabahın ilk ışıklarında İmalı’dan kalkmış Ceceli’den, Eloğlu’ndan Kılılı’dan geçmiş.Geçerken de Eloğlu’ndan Hanife Ağa’yı,Kılılı’dan Horoz Ağa’yı yanına almıştı. Üç arkadaş iki gün önce sözleşmişlerdi. Kuvayı Milliye Başkanı Aslan Bey, yeni bir görev vermişti kendilerine. Maraş Fransız işgalinde inliyor, direniyor, savaşıyordu. Maraş’ın işgal karşısında başarılı olabilmesi için dışarıdan yeni Fransız birlikleri gelmemeliydi…

…Gavur Dağı’ndan Gölbaşı’na, Antep’ten Maraş’a değin ünü yayılmış Balık Ağa çok varsıldı. Koyunlarının, keçilerinin atlarının, katırlarının sayısını bile bilmiyordu. Onlarca seyisleri, çobanları, yanaşmaları vardı. Konağında konukları için her gün davar kesilir, her gün ekmek açılır, her gün kazan kaynatılırdı. Yenilir, içilirdi…

Yaşar,akşam eve gelirken o günkü kazancıyla eve getireceği piskevit ile çarşı ekmeğini hiç düşünmedi.Evine yaklaşırken bir kalabalığın anlattıklarına kulağı takıldı.Denilene göre yardım için kendi evinin kapısı da çalınmış; Dudu kadın,“Mehmetçiğe istenen yardım geri çevrilmez” diyerek evin tek değerli malını, torununun başındaki çeyrek altını bir tutam saç ile birlikte keserek yardıma katılmıştı. Dudu kadına göre Mehmetçiğe istenen paraya yok denilemezdi. Onun da çorbada tuzu bulunsundu.O akşam evde ne ekmek ne bisküvi ne de altın sözü edildi.Dahası hiçbir şey olmamışçasına yemeklerini yiyip sessizce yattılar.Ne çocuk piskevit istedi ne de kadınlar tek bir söz ettiler…

…Gece karanlığında Çuhadarlı Deresi’nde buluşarak yola koyulmuşlardı.Gece yine sessiz yürüyüşlerle Meyremçil’e varmışlar, soyguncuların çok uzağına katırları bağlamışlar,yatıp dinlenmişlerdi.O gün ve o gece içlerinden biri nöbet tutmuş,ötekiler dinlenmişti. Sabah olmadan alacakaranlıkta soyguncuları basmışlar, paraları ve altınları almışlar, geriye kalan ne varsa soyguncuların ceketleri, pantolonları, hayvanlarının yularları ve semerleri orta yere yığarak ateşe vermişlerdi.Soyguncuları ormanın bir yanına kovalayan Erişler, çıplak kalmış hayvanları da karşı yöne kovalamışlar ve gerisin geri dört ayrı koldan kaçmışlardı.Sonra Kargaçayrı’nın güneyinde birleşerek Mercan yamaçlarından Körsulu’ya inmişlerdi…

…Dini yaşam bizde Cumhuriyet Döneminde bütünlük ve yaygınlık kazanmıştır. 1950’li yıllarda bile kente uzak yakın köylerin hiçbirinde imam da yoktu camide!Kente en yakın köy camisi, batıda Kadılı Köyü’nde, doğuda ise Çağlayancerit’te idi. Biri kente 20 kilometre, öteki 80 kilometre uzaklıktadır. 1960’dan sonra köy ve kasaba camileri çoğalmıştır.İmamlık geçerli bir meslek olmuştur, bu yıllarda.Sonra halkımız her yere cami yapmak için çaba göstermiştir. Bu nedenle dini yaşam da ancak cumhuriyetle birlikte halkın bütününü kucaklayabilmiştir.Din görevlileri hep devlet memuru olmuşlardır. Osmanlı Döneminde devlet memuru olan din adamlarının sayısının çok az olduğunu söylemek, bilgelik olmasa gerek…

…Büyük bir savaştan yeni çıkmış olan ülke, yangınını henüz söndürememişti. Yokluk ve yoksulluk sürüp gidiyordu. Yeni bir dünya savaşının çıkacağı dedikodusu da yokluğa yokluk, yoksulluğa yoksulluk katıyordu.Askerden dönenlerin bir kısmı yeniden askere çağrılıyor, askerlik uzadıkça uzuyordu. Ekin ekecek, tarla sürecek erkek zor bulunur olmuştu…

…Boylu poslu iri yarı bir genç olan Demiroğlan’ın yaşı 25’e yaklaşmıştı.Ama bir dengini bulup da evlenememişti. Tarlasının bahar bakımını yapar yapmaz hem kafa dağıtmak hem de asker arkadaşının köyünde bir kıza bakmak için hazırlandı. Asker arkadaşının dediğine göre bakacağı kız boyu boyuna huyu huyunaydı. Kızın ailesi, yaz sonunda kente göçecekti. Köyde satılabilecek her şeylerini satmışlardı. Demiroğlan da kızı kırsalda görecek, daha rahat karar verebilecekti. Bunun için bir ova köyü olan Kurtlar’dan bir yayla köyü olan Türkmenler’e gitmesi gerekiyordu. Bu kolay bir iş değildi. Ama ona yardımcı olacak bir asker arkadaşı vardı…

YAZARIN GÖZÜNDEN: TÜRKÜLERLE GİDEN İLBEY KİTABI!

Türkülerle giden İlbey kitabı, Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylarla, Kahramanmaraş’ın Kurtuluş Savaşında gösterdiği yerel başarıları anlatan hikâyelerin oluşması ile meydana çıktı. Bunun içerisinde kitaba konu olan hikâye Maraş’ta ölen bir Valinin Chopin’in cenaze marşı yerine ‘’Yine geldi yaz baharı ayları’’ türküsü ile defnedilmesi ve cenazesinin taşınmasının bir hikâyesi aslında.

Şimdi bu hikâyede o zaman ki gün şartları altında Maraş’tan İstanbul’a cenazenin götürülmesi, trenle gidecek. Üç gün sürecek, alacaklar falan… Onu yapamayınca Maraş’ta defnediyorlar. O zaman ki bando resmi törende Chopin’in cenaze marşı çalması gerekirken bilemiyorlar, çalan olmuyor ve bizim burada o zaman ki bando şefi onun yerine ‘’Yine geldi yaz bahar ayları’’ marşını çalarak yani Maraş türküsüyle o cenazenin Ulu Cami’den Şeyh adile taşınmasını sağlıyor. Bu, doğaçlama olan bir şey. Çalacak bir şey bulamayınca hadi çalın yine geldi yaz bahar aylarını diyor. Onu çaldıktan sonra da o herkesçe beğeniliyor. Yani bir coşku ile bir halk ezgisi ile milletin bildiği bir müzik ile cenazenin gitmesi hem askeri erkân tarafından hem de halk tarafından seviliyor. Ve buna benzer bir olayda Türkiye’de başka bir yerde yok. Bu onun hikâyesi. Öncesi ve sonrası var tabi bu olayın.

Bir tane benim Edebiyat, Türkçe öğretmenimle olan bir hikâyemiz var. Ondan sonra bir tane bu özellikle Divriği Ulucami’sinin nakışların mimarisinin estetiğini anlatmaya çalıştığımız bir öykü var: Andıçlardan gelen ses, diye. Onun dışında Maraş Kurtuluş Savaşı’nda, Maraşlıların gösterdiği fedakârlıkları anlatan hikayeler var. Maraş’ta 1981’de zannediyorum sel geliyor. O selde inat edipte sele kapılan bir ev ve içeride ki iki kişinin hazin öyküsünü anlatan bir sel hikâyesi var. Onun dışında da doğa ve sevda hikâyeleri var.

  1. OĞUZ ALP PAKÖZ KİMDİR?

Oğuz Paköz Kahramanmaraş’ta l947 yılında doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamladı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1974 yılında mezun oldu. Mezuniyet sonrası Kahramanmaraş’ta pratisyen doktor olarak çalıştı. Askerlik görevi sonrasında yine pratisyen doktor olarak serbest çalışmayı sürdürdü. Bu arada K. Maraş’ta SSK Dispanserinde resmi görev de üstlendi. Oradan Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesine geçerek biyokimya bölümünde 1982 yılında ihtisasını tamamladı. Zorunlu hizmetini Çorum, Elbistan ve Kahramanmaraş Devlet Hastanelerinde tamamladı. 1984’ten sonra Kahramanmaraş’ta özel laboratuvar çalıştırmaya başladı. Bu görevi 2008 yılının Eylül ayına değin sürdürdü. Bu tarihte özel laboratuvarını kapatarak Kahramanmaraş’ta bir özel hastanede çalışmaya başladı. O günden beri bu özel hastanede laboratuvarın sorumlu doktoru olarak çalışmaktadır. Oğuz Paköz evli, dört çocuk babasıdır. Kahramanmaraş’ta bulunduğu sıra uzun bir süre politika ile de uğraştı. 3 yıl Türk Ocağı Başkanlığında bulundu. Rauf Denktaş’ın Kahramanmaraş’ı ziyareti onun başkanlığı dönemindedir. Bu arada dört kez Tabip Odası başkanlığı yaptı. Kahramanmaraş Meslek Odaları Birliğinin kuruculuğunda bulundu ve uzun süre başkanlığını yaptı. Yine aynı dönemde Güney İlleri Tabip Odaları Birliğinin kuruculuğunda bulundu ve yöneticiliğini yaptı.

Oğuz Paköz 2002 yılında kurulan Kahramanmaraş Kültür Sanat Evi derneğinin kurucularındandır ve derneğin kurulduğu günden beri başkanıdır. Bu derneğin yayın organı olan sanat ve edebiyat dergisi Alkış’ın dernek adına sahipliğini ve başyazarlığını on altı yıldır sürdürmektedir.

YAZARIN YAYINLANMIŞ ESERLERİ

Kılgı (1998), Var Varanın (2000), Sür Sürenin (2010), Maraş Destanı (2011), Bombalar Öldürmez Sevgiyi, Türkülerle Giden İlbey, Ahırdağı Destanı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir